Siyaset ve toplum
Devlet, seçimler, haklar ve kamu düzeninin işleyişi.
Kütüphaneme ekle
Bu desteyi kaydetmek ve ilerlemeni takip etmek için ücretsiz kaydol
71 kelime
Tanımların dili:: Türkçe- 1electoratenounformalneutral
seçmen kitlesi
Bir seçimde oy kullanma hakkına sahip olan herkesi kapsayan toplu adlandırma.
The party has clearly lost touch with its core electorate.
Parti, çekirdek seçmen kitlesiyle bağını açıkça yitirdi.
- 2incumbentnounformalneutral
mevcut görevli (yeniden aday olan)
Bir makamı ya da görevi hâlihazırda elinde tutan kişi; özellikle yeniden seçilmek üzere yarışırken kullanılır.
The incumbent has a clear advantage in name recognition.
Mevcut görevlinin tanınırlık bakımından açık bir üstünlüğü var.
- 3coalitionnounneutral
koalisyon
İki ya da daha çok partinin iş birliğiyle kurduğu hükûmet veya ittifak.
No single party won a majority, so they formed a coalition.
Hiçbir parti tek başına çoğunluğu alamadı, bu yüzden koalisyon kurdular.
- 4mandatenounformalneutral
seçmen yetkisi
Seçmenlerin verdiği yönetme yetkisi ya da bir politikayı hayata geçirme talimatı.
They claim a clear mandate for radical reform.
Köklü bir reform için açık bir seçmen yetkisi aldıklarını öne sürüyorlar.
- 5bipartisanadjectiveformalneutral
iki partinin ortak desteğini alan
Karşıt iki siyasi parti arasındaki iş birliğini ya da uzlaşmayı içeren.
The bill passed with rare bipartisan support.
Kanun tasarısı, ender görülen biçimde iki partinin ortak desteğiyle kabul edildi.
- 6suffragenounformal
oy hakkı
Siyasi seçimlerde oy verme hakkı; özellikle tarihsel bir kazanım olarak anılır.
Universal suffrage was only achieved after decades of struggle.
Genel oy hakkı ancak onlarca yıl süren mücadeleden sonra elde edildi.
- 7voter turnoutexpressionneutral
seçmen katılımı
Oy verme hakkı olanlar içinde gerçekten oy kullananların oranı.
Voter turnout was the lowest in living memory.
Seçmen katılımı hafızalardaki en düşük düzeydeydi.
- 8landslidenounneutral
ezici seçim zaferi
Büyük bir farkla kazanılan ezici seçim başarısı.
The party swept to power in a landslide.
Parti ezici bir zaferle iktidara yürüdü.
- 9filibusternountechnicalneutral
konuşarak engelleme (filibaster)
Bir yasama kararını geciktirmek ya da engellemek için başvurulan uzatmalı konuşma veya taktik.
Senators used a filibuster to stall the vote for hours.
Senatörler oylamayı saatlerce sürüncemede bırakmak için konuşarak engelleme yoluna gitti.
- 10gerrymanderingnountechnicalpejorative
seçim bölgelerini çıkar için yeniden çizme
Seçim bölgesi sınırlarının bir partinin lehine olacak biçimde çarpıtılması.
Critics accused the state of blatant gerrymandering.
Eleştirenler eyaleti, seçim bölgelerini apaçık biçimde çıkarına göre çizmekle suçladı.
- 11demagoguenounformalpejorative
demagog
Halkın duygularına ve önyargılarına seslenerek güç kazanan lider.
History is littered with demagogues who exploited people's fears.
Tarih, insanların korkularını sömüren demagoglarla doludur.
- 12patriotismnounneutral
vatanseverlik
Kişinin ülkesine duyduğu sevgi ve bağlılık; genellikle olumlu çağrışımlıdır.
He spoke movingly about duty and patriotism.
Görev ve vatanseverlik üzerine dokunaklı bir konuşma yaptı.
- 13sovereigntynounformal
egemenlik
Bir devletin dışarıdan müdahale olmadan kendini yönetme yetkisi.
The treaty was seen as a threat to national sovereignty.
Antlaşma, ulusal egemenliğe yönelik bir tehdit olarak görüldü.
- 14autonomynounformal
özerklik
Bir bölgenin ya da grubun kendi işlerini bir ölçüde kendisinin yönetme hakkı.
The region was granted greater autonomy after years of protest.
Bölgeye yıllarca süren protestolardan sonra daha geniş bir özerklik tanındı.
- 15devolutionnounformaltechnical
yetki devri
Yetkilerin merkezî hükûmetten bölgesel ya da yerel organlara aktarılması.
Devolution gave Scotland its own parliament.
Yetki devri İskoçya'ya kendi parlamentosunu kazandırdı.
- 16accountabilitynounformalneutral
hesap verebilirlik
İktidardakilerin eylem ve kararlarının hesabını verme yükümlülüğü.
Voters are demanding greater accountability from their leaders.
Seçmenler liderlerinden daha fazla hesap verebilirlik talep ediyor.
- 17transparencynounformalneutral
şeffaflık
Kararların ve işlemlerin denetlenebilmesi için yönetimde açıklık.
The new rules are meant to improve transparency in public spending.
Yeni kurallar kamu harcamalarında şeffaflığı artırmayı amaçlıyor.
- 18bureaucracynounneutral
bürokrasi
Çok sayıda görevli ve işlem içeren karmaşık yönetim düzeni.
The reforms were buried under layers of bureaucracy.
Reformlar kat kat bürokrasinin altında kaldı.
- 19red tapeidiominformal
kırtasiyecilik
İşleri yavaşlatan aşırı ve yıpratıcı resmî kurallar ile evrak yükü.
Small businesses are drowning in red tape.
Küçük işletmeler kırtasiyecilik içinde boğuluyor.
- 20civil servantexpressionneutral
memur
Seçilmiş bir siyasetçi değil, bir devlet kurumunda çalışan profesyonel görevli.
Senior civil servants advise ministers on policy.
Üst düzey memurlar bakanlara politika konusunda danışmanlık yapar.
- 21civil societyexpressionformal
sivil toplum
Devletten bağımsız yurttaş gruplarının, hayır kurumlarının ve sivil toplum kuruluşlarının alanı.
A strong civil society is essential to a healthy democracy.
Güçlü bir sivil toplum, sağlıklı bir demokrasi için vazgeçilmezdir.
- 22cabinetnounneutral
kabine
Yürütmenin politika belirleyen organını oluşturan üst düzey bakanlar topluluğu.
The proposal was discussed at this morning's cabinet meeting.
Öneri bu sabahki kabine toplantısında görüşüldü.
- 23manifestonounneutral
seçim bildirgesi
Bir partinin seçim öncesinde yayımladığı politika ve niyet metni.
The pledge was a central part of their election manifesto.
Bu söz, seçim bildirgelerinin merkezinde yer alıyordu.
- 24pledgenounneutral
taahhüt, vaat
Özellikle bir siyasetçinin ya da partinin verdiği ciddi kamusal söz.
They broke their pledge not to raise taxes.
Vergileri artırmama taahhütlerini bozdular.
- 25vetonounformaltechnical
veto
Bir kararı ya da kanun önerisini reddetme yönündeki anayasal hak.
The president used his veto to block the bill.
Cumhurbaşkanı kanun tasarısını engellemek için veto yetkisini kullandı.
- 26to ratifyverbformaltechnical
onaylamak (antlaşmayı)
Bir antlaşmayı ya da anlaşmayı resmen onaylayarak yürürlüğe sokmak.
Parliament has yet to ratify the trade agreement.
Meclis ticaret anlaşmasını henüz onaylamadı.
- 27to repealverbformaltechnical
yürürlükten kaldırmak
Yürürlükteki bir kanunu resmen ortadan kaldırmak ya da iptal etmek.
Campaigners fought for years to repeal the ban.
Kampanyacılar yasağı yürürlükten kaldırmak için yıllarca mücadele etti.
- 28amendmentnounformaltechnical
değişiklik (yasada ya da anayasada)
Bir kanunda ya da anayasada önerilen resmî değişiklik veya ekleme.
The opposition tabled an amendment to soften the bill.
Muhalefet, kanun tasarısını yumuşatmak için bir değişiklik önergesi verdi.
- 29to enactverbformaltechnical
yasalaştırmak
Bir öneriyi resmî yasama süreciyle kanun hâline getirmek.
The legislation was finally enacted last spring.
Mevzuat nihayet geçen ilkbaharda yasalaştırıldı.
- 30censorshipnounneutral
sansür
Konuşmanın, basının ya da başka iletişim biçimlerinin bastırılması veya denetlenmesi.
State censorship of the press intensified after the protests.
Protestolardan sonra basına yönelik devlet sansürü yoğunlaştı.
- 31dissidentnounformalneutral
muhalif (rejim karşıtı)
Çoğu zaman kendi güvenliğini tehlikeye atarak otoriter bir yönetime açıkça karşı çıkan kişi.
The dissident was jailed for criticising the regime.
Muhalif, rejimi eleştirdiği için hapse atıldı.
- 32oppressionnounformalneutral
baskı, zulüm
İktidardakilerin insanlara uzun süre acımasız ya da haksız davranması.
The movement was born out of decades of oppression.
Hareket, onlarca yıl süren baskının içinden doğdu.
- 33tyrannynounformalliterary
tiranlık, istibdat
Acımasız ve ezici yönetim ya da mutlak bir hükümdarın idaresi.
The revolution was a revolt against centuries of tyranny.
Devrim, yüzyıllar süren tiranlığa karşı bir başkaldırıydı.
- 34authoritarianadjectiveneutral
otoriter
Kişisel özgürlük pahasına otoriteye mutlak itaati savunan.
The country slid steadily towards authoritarian rule.
Ülke istikrarlı biçimde otoriter bir yönetime doğru kaydı.
- 35totalitarianadjectiveformal
totaliter
Kamusal ve özel yaşamın tümü üzerinde mutlak devlet denetimi isteyen düzene ilişkin.
The novel depicts a bleak totalitarian state.
Roman, karanlık bir totaliter devleti anlatıyor.
- 36coupnounneutral
darbe
İktidarın bir hükûmetten ani, çoğu zaman şiddetli ve hukuk dışı yolla alınması.
The president was ousted in a military coup.
Cumhurbaşkanı askerî bir darbeyle görevden uzaklaştırıldı.
- 37uprisingnounneutral
ayaklanma
Bir otoriteye ya da hükûmete karşı halkın başkaldırısı.
The uprising began with peaceful demonstrations.
Ayaklanma barışçıl gösterilerle başladı.
- 38revolutionnounneutral
devrim
Bir hükûmetin ya da toplumsal düzenin köklü, çoğu zaman zor kullanılarak devrilmesi.
The revolution swept away the old monarchy.
Devrim eski monarşiyi süpürüp attı.
- 39radicaladjectiveneutral
radikal, köktenci
Köklü ya da aşırı siyasi ve toplumsal değişimi savunan.
They are calling for radical reform of the whole system.
Tüm sistemde radikal bir reform yapılmasını istiyorlar.
- 40moderatenounneutral
ılımlı (siyasetçi)
Siyasi görüşleri makul olan ve uçlara kaçmayan kişi.
The party's moderates were uneasy about the new direction.
Partinin ılımlıları yeni yönelimden rahatsızdı.
- 41centristadjectiveneutral
merkezci
Solun ve sağın uçlarından kaçınan, ölçülü siyasi görüşler taşıyan.
She ran on a broadly centrist platform.
Genel hatlarıyla merkezci bir programla seçime girdi.
- 42austeritynounneutral
kemer sıkma
Borcu azaltmak için kamu harcamalarında sert kesintiye giden hükûmet politikası.
A decade of austerity left public services stretched thin.
On yıl süren kemer sıkma, kamu hizmetlerini iyice yıprattı.
- 43subsidynounneutral
sübvansiyon, devlet desteği
Bir sektörü desteklemek ya da fiyatları düşük tutmak için devletin ödediği para.
Farmers rely heavily on government subsidies.
Çiftçiler büyük ölçüde devlet sübvansiyonlarına bağımlı.
- 44inequalitynounneutral
eşitsizlik
Toplumda servetin, gelirin ya da fırsatların eşitsiz dağılımı.
The gap between rich and poor highlights deepening inequality.
Zenginle yoksul arasındaki uçurum derinleşen eşitsizliği gösteriyor.
- 45social mobilityexpressionformalneutral
toplumsal hareketlilik
İnsanların toplumsal ve ekonomik sınıflar arasında yer değiştirebilmesi.
Education is often seen as the key to social mobility.
Eğitim çoğu zaman toplumsal hareketliliğin anahtarı sayılır.
- 46the establishmentexpressionneutral
yerleşik düzen
Toplumda otoriteyi elinde tutan güçlü ve kökleşmiş kurumlar ile kişiler.
He styled himself as an outsider taking on the establishment.
Kendini, yerleşik düzene meydan okuyan bir dışarıdan gelen olarak sundu.
- 47the status quoexpressionformalneutral
statüko
Özellikle siyasi ya da toplumsal yapılar bakımından var olan mevcut durum.
Powerful interests are determined to preserve the status quo.
Güçlü çıkar çevreleri statükoyu korumakta kararlı.
- 48asylum seekerexpressionneutral
sığınmacı
Başka bir ülkeden koruma talebinde bulunmuş, ancak kararı henüz beklemekte olan kişi.
Asylum seekers are often housed in temporary accommodation.
Sığınmacılar çoğu zaman geçici konutlarda barındırılıyor.
- 49partisanadjectiveoften pejorative
partizan (taraflı)
Bir partiye ya da hizbe güçlü ve çoğu zaman körü körüne bağlı; taraflı.
The debate quickly descended into partisan point-scoring.
Tartışma hızla partizan puan toplama çabasına dönüştü.
- 50populismnounneutraloften pejorative
popülizm
Yerleşik seçkinlere karşı sıradan insanlara seslenen siyaset tarzı.
The rise of populism has reshaped European politics.
Popülizmin yükselişi Avrupa siyasetini yeniden biçimlendirdi.
- 51backbenchernounneutral; British/Commonwealth parliamentary English
arka sıra milletvekili
Bakanlık ya da üst düzey bir görevi bulunmayan milletvekili. Not: İngiliz ve Milletler Topluluğu parlamento geleneğine özgü bir terimdir; başkanlık sistemlerinde ya da Westminster dışı düzenlerde doğrudan bir karşılığı yoktur.
A group of backbenchers threatened to rebel against the leadership.
Bir grup arka sıra milletvekili, parti yönetimine başkaldırmakla tehdit etti.
- 52whipnountechnicalneutral; primarily British/Commonwealth parliamentary usage
grup başkanvekili (parti disiplinini sağlayan)
Üyeler arasında disiplini sağlamaktan ve oyları toplamaktan sorumlu parti görevlisi; aynı zamanda üyelere nasıl oy kullanacaklarını bildiren yazılı talimat. Ağırlıklı olarak İngiliz ve Milletler Topluluğu parlamento kullanımıdır.
The whip warned rebels that there would be consequences.
Grup başkanvekili, isyan edenleri sonuçlarına katlanacakları konusunda uyardı.
- 53lobbyistnounneutral
lobici
Bir çıkar grubu ya da şirket adına siyasetçileri etkilemek için ücret karşılığı çalışan kişi.
Industry lobbyists fiercely opposed the new regulations.
Sektör lobicileri yeni düzenlemelere şiddetle karşı çıktı.
- 54to lobbyverbneutral
lobi yapmak
Belirli bir dava lehine yasa yapıcıları ya da yetkilileri etkilemeye çalışmak.
Campaigners lobbied the government to tighten the law.
Eylemciler kanunu sıkılaştırması için hükûmete lobi yaptı.
- 55grassrootsadjective/nounneutral
taban (sıradan yerel üyeler)
Yönetim kademesi yerine yereldeki sıradan insanlara ilişkin olan; aynı zamanda o düzeydeki insanların kendisi.
The campaign built a powerful grassroots movement.
Kampanya güçlü bir taban hareketi kurdu.
- 56punditnounneutralsometimes ironic
siyasi yorumcu
Çoğunlukla medyada siyaset üzerine görüş bildiren yorumcu.
Political pundits had completely failed to predict the result.
Siyasi yorumcular sonucu öngörmekte tümüyle başarısız oldu.
- 57spinnouninformaloften pejorative
algı yönetimi
Kamuoyu algısını yönetmek için bilgiye verilen olumlu çarpıtma.
The government put a positive spin on the grim figures.
Hükûmet iç karartıcı rakamlara olumlu bir hava vermeye çalıştı.
- 58rhetoricnounformal; often pejorative in political contexts
retorik, söylem
İkna edici ya da etkileyici dil; çoğu zaman içeriğinin zayıf olduğunu ima eder.
His speech was full of fiery rhetoric but few concrete plans.
Konuşması ateşli bir retorikle doluydu ama somut plan neredeyse yoktu.
- 59statesmannounformal
devlet adamı
Bilgeliği ve dürüstlüğüyle saygı gören, deneyimli siyasi lider. Not: kadınlar için stateswoman, cinsiyetten bağımsız kullanım için statesperson biçimleri de kullanılır.
In his later years he was widely regarded as an elder statesman.
Son yıllarında yaşlı bir devlet adamı olarak geniş çevrelerce saygı görüyordu.
- 60nationalismnounneutralsometimes pejorative
milliyetçilik
Kişinin kendi ulusuyla güçlü biçimde özdeşleşmesi; çoğu zaman öteki ulusların çıkarlarının üstünde tutulur.
A wave of nationalism swept across the region.
Bölgeyi bir milliyetçilik dalgası sardı.
- 61to impeachverbformaltechnical
azil sürecini başlatmak
Bir kamu görevlisi hakkında görevde ağır suistimal iddiasıyla resmen suçlamada bulunmak.
Congress voted to impeach the president.
Kongre, cumhurbaşkanı hakkında azil sürecini başlatma yönünde oy kullandı.
- 62propagandanounpejorative
propaganda
Siyasi bir davayı ya da görüşü yaymak için dolaşıma sokulan taraflı bilgi.
State television pumps out propaganda day and night.
Devlet televizyonu gece gündüz propaganda yayıyor.
- 63militantadjective/nounneutral
militan
Siyasi ya da toplumsal bir dava uğruna saldırgan biçimde etkin olan; aynı zamanda bu saldırgan, çoğu zaman şiddete varan yöntemlere başvuran kişi.
The strike was led by the union's most militant members.
Grevi, sendikanın en militan üyeleri yönetti.
- 64extremismnounneutral
aşırıcılık
Aşırı siyasi ya da dinî görüşleri benimseme veya savunma.
The government launched a programme to counter extremism.
Hükûmet aşırıcılıkla mücadele için bir program başlattı.
- 65privatisationnounneutral
özelleştirme (İngiliz yazımı)
Devlete ait bir işletmenin ya da hizmetin özel mülkiyete devredilmesi.
The privatisation of the railways remains deeply controversial.
Demiryollarının özelleştirilmesi hâlâ derin bir tartışma konusudur.
- 66marginalisedadjectiveformalneutral
dışlanmış (İngiliz yazımı)
Toplumun kıyısına itilmiş ve güçten ya da etkiden yoksun bırakılmış.
The policy fails the most marginalised communities.
Politika, en çok dışlanmış toplulukların ihtiyaçlarını karşılamıyor.
- 67polarisationnounformalneutral
kutuplaşma (İngiliz yazımı)
Görüşlerin birbirine keskin biçimde karşıt iki siyasi uca bölünmesi.
Social media has accelerated political polarisation.
Sosyal medya siyasi kutuplaşmayı hızlandırdı.
- 68xenophobianounformalpejorative
yabancı düşmanlığı
Başka ülkelerden gelen insanlara duyulan yoğun hoşnutsuzluk ya da korku.
The campaign was accused of stirring up xenophobia.
Kampanya, yabancı düşmanlığını körüklemekle suçlandı.
- 69privatizationnounneutralAmerican English
özelleştirme (Amerikan yazımı)
Devlet varlıklarının satılarak özel ellere devredilmesi anlamındaki sözcüğün Amerikan yazımı.
The privatization of the railways remains deeply controversial among voters.
Demiryollarının özelleştirilmesi seçmenler arasında hâlâ derin bir tartışma konusudur.
- 70marginalizedadjectiveneutralAmerican English
dışlanmış (Amerikan yazımı)
Güçten ve toplumun ana akımından dışlanmış anlamındaki sözcüğün Amerikan yazımı.
The new policy is meant to give marginalized communities a stronger political voice.
Yeni politika, dışlanmış topluluklara daha güçlü bir siyasi ses vermeyi amaçlıyor.
- 71polarizationnounneutralAmerican English
kutuplaşma (Amerikan yazımı)
Görüşlerin karşıt iki kampa bölünmesi anlamındaki sözcüğün Amerikan yazımı.
Political polarization has made bipartisan compromise increasingly rare.
Siyasi kutuplaşma, iki partinin uzlaşmasını giderek daha nadir hâle getirdi.
Her yerde öğrenin, internet olmasa bile
Desteleri telefonunuza indirin, internet olmadan çalışın. Yolculukta, uçakta ya da çekimin zayıf olduğu her yerde idealdir.
Siyaset haberlerinde kelimeler gündelik anlamlarından sıyrılır. Cumhurbaşkanı, meclis, bakan, seçim, oy gibi devlet terimlerini; demokrasi, özgürlük, haklar, hukuk ve politika gibi kavramları; eşitlik, yoksulluk, göç, protesto gibi toplumsal başlıkları; vatandaş, vergi, kamu, resmî gibi sözcükleri ileri seviyede ele alıyor. Ciddi yayınları takip edip kendi tezinizi savunabilirsiniz. Bir tartışma programında tarafların ne dediğini kaçırmazsınız.
Siyaset ve toplum için diğer seviyeler
C1 seviyesinde daha fazla İngilizce kelime bilgisi
Seyahat ve ulaşım
69 kelimeDuygular ve hisler
71 kelimeSağlık ve tıp
67 kelimeİş ve kariyer
70 kelimeEğitim ve öğrenim
64 kelimeTeknoloji ve internet
70 kelimeMedya ve eğlence
70 kelimeİlişkiler ve sosyal hayat
87 kelimeÇevre ve doğa
80 kelimePara ve finans
54 kelimeBilim ve araştırma
64 kelimeİş dünyası ve ekonomi
71 kelimeSanat ve kültür
67 kelimeHukuk ve adalet
71 kelimeSoyut kavramlar
66 kelimeDeyimler ve kalıp ifadeler
85 kelimeResmî ve yazılı dil
65 kelime