c1Kelime paketi

Duygular ve hisler

Ruh hâllerini adlandırın; kendinizin ve başkalarının hâlini anlatın.

71 kelime
İngilizce kelime bilgisi

Kütüphaneme ekle

Bu desteyi kaydetmek ve ilerlemeni takip etmek için ücretsiz kaydol

71 kelime

Tanımların dili:: Türkçe
  • 1
    elatedadjectiveneutral

    havalara uçmuş

    Genellikle bir başarının ya da güzel bir haberin ardından gelen yoğun mutluluk halini anlatır.

    She was absolutely elated when she found out she'd got the promotion.

    Terfi aldığını öğrendiğinde sevinçten havalara uçtu.

  • 2
    ecstaticadjectiveneutral

    kendinden geçmiş

    'Elated' sözcüğünden de güçlü, insanı benliğinden koparan bir sevinç ya da haz duygusu.

    The fans were ecstatic when the band came back on stage for an encore.

    Grup bis için sahneye geri döndüğünde hayranlar kendinden geçti.

  • 3
    euphoricadjectiveneutralformal

    öforik (coşku dolu)

    Bazen kısa süren, yükseltilmiş bir yoğun mutluluk ya da iyilik hali; ruhbilim dilinde 'öfori' terimiyle karşılanır.

    There was a euphoric atmosphere in the stadium after the last-minute goal.

    Son dakika golünden sonra stadyumda coşkudan sarhoş bir hava vardı.

  • 4
    thrilledadjectiveneutral

    çok sevinçli

    Belirli bir şey karşısında fazlasıyla hoşnut ve heyecanlı olmayı anlatır.

    We're absolutely thrilled that you're coming to visit.

    Ziyarete geleceğin için son derece sevinçliyiz.

  • 5
    blissnounneutralliterary

    saadet

    Kusursuz ve dingin bir mutluluk hali.

    Lying on the beach with nothing to do – it was pure bliss.

    Kumsalda uzanıp hiçbir şey yapmamak: tam bir saadetti.

  • 6
    devastatedadjectiveneutral

    derinden sarsılmış

    Genellikle bir kaybın ya da çok kötü bir haberin ardından son derece üzgün veya sarsılmış olmak.

    She was utterly devastated when she heard about the accident.

    Kazayı duyduğunda büsbütün sarsıldı.

  • 7
    heartbrokenadjectiveneutral

    kalbi kırık

    Genellikle bir reddedilme ya da kayıp yüzünden altından kalkılamayacak bir keder veya üzüntü çekmek.

    He was heartbroken when his childhood dog passed away.

    Çocukluğundan beri baktığı köpeği ölünce kalbi paramparça oldu.

  • 8
    despondentadjectiveformal

    umudunu yitirmiş

    Umudunu ya da cesaretini yitirdiği için moralsiz olma; süregelen bir üzüntü hali.

    After months of job rejections, he was growing increasingly despondent.

    Aylarca iş başvuruları geri çevrilince gitgide umudunu yitiriyordu.

  • 9
    dejectedadjectiveneutral

    morali bozuk

    Genellikle bir hayal kırıklığının ardından üzgün ve keyifsiz olma.

    The players walked off the pitch looking dejected after the loss.

    Oyuncular yenilginin ardından morali bozuk bir halde sahadan çıktı.

  • 10
    melancholynounliteraryformal

    melankoli

    Genellikle belirli bir nedeni olmayan, derin ve düşünceli bir hüzün.

    There was a sense of melancholy about the empty house.

    Boş evin üzerinde bir melankoli havası vardı.

  • 11
    melancholyadjectiveliteraryformal

    hüzünlü

    Derin ve düşünceli bir hüzün niteliği taşıyan.

    He played a melancholy tune on the piano that brought tears to her eyes.

    Piyanoda kadının gözlerini yaşartan hüzünlü bir ezgi çaldı.

  • 12
    despairnounneutralformal

    umutsuzluk

    Umudun tamamen yitirilmesi ya da hiç bulunmaması.

    After the diagnosis, she was filled with a sense of despair.

    Teşhisin ardından içini bir umutsuzluk duygusu kapladı.

  • 13
    griefnounneutral

    keder

    Özellikle bir yakının ölümünün yol açtığı derin acı.

    Everyone processes grief differently – there's no right or wrong way.

    Herkes kederle farklı biçimde baş eder, bunun doğru ya da yanlış bir yolu yoktur.

  • 14
    disheartenedadjectiveneutral

    cesareti kırılmış

    Aksiliklerin ardından kararlılığını ya da özgüvenini yitirmiş olma.

    Don't be disheartened by one bad review – the rest were glowing.

    Tek bir kötü eleştiri yüzünden cesaretin kırılmasın, geri kalanların hepsi övgü doluydu.

  • 15
    lividadjectiveinformalneutral

    küplere binmiş

    Son derece kızgın; çoğu zaman güçlükle bastırılan bir öfkeyi ima eder.

    My dad was livid when he found out I'd scratched his car.

    Arabasını çizdiğimi öğrenince babam küplere bindi.

  • 16
    indignantadjectiveneutralformal

    haksızlığa öfkelenmiş

    Haksızlık ya da adaletsizlik olarak görülen bir şeyin kışkırttığı öfkeyi duyma.

    She was indignant at the suggestion that she hadn't done her fair share.

    Üzerine düşeni yapmadığı imasına haklı bir öfkeyle karşılık verdi.

  • 17
    exasperatedadjectiveneutral

    sabrı taşmış

    Özellikle tekrarlayan sorunlar ya da birinin davranışı yüzünden yoğun biçimde sinirlenmiş olma.

    She let out an exasperated sigh and explained the instructions for the third time.

    Sabrı taşmış bir halde iç geçirdi ve yönergeleri üçüncü kez anlattı.

  • 18
    resentfuladjectiveneutral

    küskün

    Zaman içinde uğranılan haksız muamele yüzünden içten içe kırgınlık ya da öfke duyma.

    He grew resentful of his colleagues who got promoted while he was overlooked.

    Kendisi geçilirken terfi eden meslektaşlarına karşı gitgide küskünleşti.

  • 19
    contemptnounneutralformal

    hor görme

    Birinin ya da bir şeyin değersiz, üzerinde düşünmeye bile değmez olduğu duygusu.

    She looked at him with barely concealed contempt.

    Ona güçlükle gizlediği bir hor görmeyle baktı.

  • 20
    apprehensiveadjectiveneutralformal

    tedirgin

    Kötü bir şey olabileceğinden kaygı ya da korku duyma.

    I'm a bit apprehensive about the interview tomorrow, to be honest.

    Doğrusunu istersen yarınki görüşme konusunda biraz tedirginim.

  • 21
    dreadnounneutral

    dehşet

    Yaklaşan bir şeye karşı duyulan büyük korku ya da kaygı.

    A feeling of dread washed over her as she opened the letter.

    Mektubu açarken içini bir dehşet duygusu kapladı.

  • 22
    dreadverbneutral

    korkuyla beklemek

    Henüz olmamış bir şeyi büyük bir korku ya da kaygıyla beklemek.

    I dread to think what would have happened if we'd arrived five minutes later.

    Beş dakika geç gelseydik neler olurdu, düşünmesi bile insanı korkutuyor.

  • 23
    bewilderedadjectiveneutral

    şaşkına dönmüş

    Tamamen kafası karışmış ve durumu anlayamaz halde olma.

    He stood there looking bewildered, clearly not understanding what had just happened.

    Az önce ne olduğunu anlamadığı besbelli, şaşkına dönmüş bir halde orada duruyordu.

  • 24
    taken abackadjectiveneutral

    afallamış

    Beklenmedik bir şey karşısında şaşırmış ve biraz da sarsılmış olma.

    I was a bit taken aback by how blunt she was.

    Bu kadar dobra olmasına biraz afalladım.

  • 25
    mortifiedadjectiveneutral

    yerin dibine girmiş

    Aşırı derecede mahcup ya da utanmış olma.

    I was absolutely mortified when I realised I'd been calling her by the wrong name all evening.

    Bütün akşam ona yanlış isimle seslendiğimi fark edince yerin dibine girdim.

  • 26
    nostalgicadjectiveneutral

    nostaljik

    Geçmişe karşı duygusal bir özlem yaşama.

    That song always makes me feel nostalgic for my university days.

    O şarkı bana hep üniversite günlerimi özletir, içimi nostaljik bir duyguyla doldurur.

  • 27
    ambivalentadjectiveneutralformal

    ikircikli

    Bir şey hakkında karışık ya da birbirine ters düşen duygular taşıma.

    I feel quite ambivalent about the move – excited but also a bit sad to leave.

    Taşınma konusunda epeyce ikircikliyim: hem heyecanlıyım hem de ayrılmak biraz üzücü.

  • 28
    apatheticadjectiveneutralformal

    kayıtsız

    Hiçbir ilgi, coşku ya da kaygı göstermeme.

    The students seemed completely apathetic about the upcoming election.

    Öğrenciler yaklaşan seçime tamamen kayıtsız görünüyordu.

  • 29
    disillusionedadjectiveneutral

    hayalleri yıkılmış

    Bir zamanlar hayran olunan ya da inanılan biri veya bir şey konusunda düş kırıklığına uğramış olma.

    Many young people are becoming disillusioned with politics.

    Pek çok gencin siyasete dair hayalleri yıkılıyor.

  • 30
    complacentadjectiveneutral

    rehavete kapılmış

    Kendinden ya da başarılarından öyle hoşnut ki çoğu zaman daha fazla çabalamayı bırakmış olma.

    We can't afford to become complacent just because things are going well.

    İşler yolunda gidiyor diye rehavete kapılma lüksümüz yok.

  • 31
    remorsefuladjectiveformal

    pişman

    Yanlış yapılan bir şey için derin pişmanlık ya da suçluluk duyma.

    He seemed genuinely remorseful about the way he'd treated her.

    Ona davranış biçimi konusunda gerçekten pişman görünüyordu.

  • 32
    on edgeadjectiveinformalneutral

    diken üstünde

    Gergin, tedirgin ve kolayca irkilen ya da sinirlenen.

    I've been on edge all day waiting for the test results.

    Bütün gün tahlil sonuçlarını beklerken diken üstündeydim.

  • 33
    wound upadjectiveinformal

    gerilmiş

    Genellikle stresli bir durumun ardından gergin, kaygılı ya da tedirgin olma.

    Don't get so wound up about it – it's not the end of the world.

    Bu kadar gerilme, dünyanın sonu değil.

  • 34
    fed upadjectiveinformal

    bıkmış

    Çok uzun süren bir durumdan sinirlenmiş, sıkılmış ya da bunalmış olma.

    I'm fed up with this constant rain – I need some sunshine.

    Bu bitmeyen yağmurdan bıktım, biraz güneş istiyorum.

  • 35
    guttedadjectiveinformalcolloquialBritish English

    yıkılmış (İngiliz İngilizcesi)

    Aşırı derecede hayal kırıklığına uğramış ya da üzgün; başlıca İngiliz İngilizcesinde kullanılır.

    I was absolutely gutted when I didn't get the part.

    Rolü alamayınca resmen yıkıldım.

  • 36
    chuffedadjectiveinformalcolloquialBritish English

    çok memnun (İngiliz İngilizcesi)

    Fazlasıyla hoşnut ya da gururlu; başlıca İngiliz İngilizcesinde gündelik konuşmada kullanılır.

    She was dead chuffed when she passed her driving test first time.

    Ehliyet sınavını ilk seferde geçince fena halde memnun oldu.

  • 37
    to resentverbneutral

    içerlemek

    Gördüğü muameleye, içinde bulunduğu koşullara ya da bir kişiye karşı kırgınlık veya kızgınlık duymak.

    She resented being asked to do all the housework on her own.

    Bütün ev işlerini tek başına yapmasının istenmesine içerledi.

  • 38
    to loatheverbneutral

    tiksinmek

    Bir şeye karşı yoğun bir nefret ya da iğrenme duymak.

    She loathes having to make small talk at networking events.

    Tanışma etkinliklerinde havadan sudan konuşmak zorunda kalmaktan tiksiniyor.

  • 39
    to yearnverbliteraryneutral

    hasret çekmek

    Bir şeye karşı yoğun bir özlem duymak.

    After years abroad, she yearned for the familiar streets of her hometown.

    Yıllarca yurt dışında yaşadıktan sonra memleketinin tanıdık sokaklarına hasret çekti.

  • 40
    to sulkverbneutralinformal

    somurtmak

    Genellikle istediği olmadığında sessizce küsüp konuşmaktan kaçınmak.

    He went to his room to sulk after being told he couldn't go out.

    Dışarı çıkamayacağı söylenince somurtmak için odasına gitti.

  • 41
    to empathiseverbneutral

    empati kurmak (İngiliz yazımı)

    Bir başkasının duygularını anlamak ve paylaşmak. Fiilin İngiliz yazımıdır.

    It's hard to empathise with someone when you've never been in their situation.

    Hiç onun durumunda kalmadıysan biriyle empati kurmak zordur.

  • 42
    to bottle upphrasal verbinformalneutral

    içine atmak

    Duygularını dışa vurmak yerine bastırmak ya da gizlemek.

    He tends to bottle up his emotions until they all come out at once.

    Duygularını hepsi birden patlayana kadar içine atma eğiliminde.

  • 43
    to lash outphrasal verbneutral

    sertçe çıkışmak

    Genellikle öfke ya da bunalmışlık yüzünden ansızın sözlü veya fiziksel olarak saldırmak.

    She didn't mean to lash out at you – she's just under a lot of pressure.

    Sana öyle sertçe çıkışmak istememişti, sadece çok baskı altında.

  • 44
    over the moonidiominformal

    etekleri zil çalmak

    Son derece mutlu ya da sevinçli olmayı anlatan deyimsel bir ifade.

    They were over the moon when they found out they were having twins.

    İkiz beklediklerini öğrendiklerinde etekleri zil çaldı.

  • 45
    on cloud nineidiominformal

    mutluluktan uçmak

    Uçsuz bucaksız bir mutluluk içinde olmayı anlatan deyimsel bir ifade.

    She's been on cloud nine ever since she got engaged.

    Nişanlandığından beri mutluluktan uçuyor.

  • 46
    at one's wit's endidiomneutralinformal

    ne yapacağını şaşırmak

    Öyle bunalmış ya da endişeli olmak ki ne yapacağını bilememek.

    I'm at my wit's end with this project – nothing seems to be working.

    Bu proje yüzünden ne yapacağımı şaşırdım, hiçbir şey işe yaramıyor.

  • 47
    to have mixed feelingsidiomneutral

    karışık duygular içinde olmak

    Bir şey hakkında aynı anda hem olumlu hem olumsuz duygular beslemek.

    I have mixed feelings about retirement – I'll miss the routine, but I'm ready for a change.

    Emeklilik konusunda karışık duygular içindeyim: düzeni özleyeceğim ama değişime de hazırım.

  • 48
    beside oneselfidiomneutral

    kendini kaybetmiş

    Genellikle keder, endişe ya da öfke gibi güçlü bir duygunun altında ezilmiş olma.

    She was beside herself with worry when her son didn't come home.

    Oğlu eve dönmeyince endişeden kendini kaybetti.

  • 49
    green with envyidiominformal

    kıskançlıktan çatlamak

    Bir başkasının şansını ya da sahip olduklarını aşırı derecede kıskanmak.

    When she showed us photos from her holiday in the Maldives, we were all green with envy.

    Maldivler tatilinden fotoğraflarını gösterdiğinde hepimiz kıskançlıktan çatladık.

  • 50
    to get cold feetidiominformal

    korkuya kapılıp caymak

    Söz verdiği bir şey konusunda tedirgin olup duraksamak.

    He nearly got cold feet the morning of the wedding.

    Düğün sabahı neredeyse korkuya kapılıp cayacaktı.

  • 51
    profoundlyadverbformal

    derinden

    Duygusal bir derinliği ima ederek çok büyük ya da yoğun ölçüde.

    The experience profoundly affected the way she sees the world.

    Bu deneyim dünyaya bakışını derinden etkiledi.

  • 52
    bittersweetadjectiveneutral

    buruk

    Aynı anda hem haz hem üzüntü uyandıran.

    Graduation was a bittersweet moment – exciting but also the end of an era.

    Mezuniyet buruk bir andı: heyecan vericiydi ama aynı zamanda bir dönemin sonuydu.

  • 53
    numbadjectiveneutral

    hissizleşmiş

    Genellikle şok ya da altından kalkılamayan bir deneyim yüzünden duyguları hissedememe.

    I felt completely numb when I heard the news – it just didn't seem real.

    Haberi duyduğumda tamamen hissizleştim, hiç gerçek gibi gelmedi.

  • 54
    euphorianounneutralformal

    öfori (aşırı mutluluk)

    Genellikle kısa süren, yoğun bir iyilik ya da mutluluk duygusu.

    The euphoria of winning gradually gave way to the reality of the hard work ahead.

    Kazanmanın yarattığı öfori, yavaş yavaş yerini önlerindeki zorlu işin gerçekliğine bıraktı.

  • 55
    vindictiveadjectiveneutralformal

    kinci

    Güçlü bir intikam arzusu taşıyan ya da gösteren.

    She's not a vindictive person, but she was tempted to expose his lies.

    Kinci biri değil ama yalanlarını ortaya dökmek içinden geçti.

  • 56
    to snapverbneutralinformal

    birden parlamak

    Özellikle öfke söz konusu olduğunda duygularının denetimini ansızın yitirmek.

    After months of being overworked, she finally snapped and told her boss exactly what she thought.

    Aylarca aşırı çalıştırıldıktan sonra sonunda birden parladı ve patronuna ne düşündüğünü olduğu gibi söyledi.

  • 57
    to dwell onphrasal verbneutral

    kafaya takmak

    Olumsuz bir şeyi bırakamayıp fazlasıyla uzun süre düşünmek.

    Try not to dwell on what went wrong – focus on what you can do differently next time.

    Neyin ters gittiğini kafana takmamaya çalış, bir dahaki sefere neyi farklı yapabileceğine odaklan.

  • 58
    to come to terms withidiomneutral

    kabullenmek

    Zor ya da acı verici bir durumu yavaş yavaş kabul etmek.

    It took her a long time to come to terms with the diagnosis.

    Teşhisi kabullenmesi uzun zaman aldı.

  • 59
    emotional turmoilnoun phraseneutralformal

    duygusal çalkantı

    Büyük bir duygusal sarsıntı, karışıklık ya da altüst oluş hali.

    She went through a period of emotional turmoil after the breakup.

    Ayrılıktan sonra duygusal bir çalkantı dönemi geçirdi.

  • 60
    pent-upadjectiveneutral

    içte birikmiş

    İçeride tutulmuş ve dışa vurulmamış duyguları anlatır.

    He released all his pent-up frustration by going for a long run.

    İçinde birikmiş bütün gerginliği uzun bir koşuya çıkarak boşalttı.

  • 61
    to wear someone downphrasal verbneutralinformal

    yıpratmak

    Israrlı bir baskı ya da zorluk yoluyla birini yavaş yavaş duygusal olarak tüketmek.

    The constant negativity at work was really wearing her down.

    İşteki bitmeyen olumsuzluk onu gerçekten yıpratıyordu.

  • 62
    mood swingnounneutral

    ruh hali dalgalanması

    Duygusal durumda ani ve çoğu zaman uç bir değişim.

    Her mood swings have been really noticeable lately – fine one minute, upset the next.

    Son zamanlarda ruh hali dalgalanmaları çok belirgin: bir dakika iyi, sonra bir bakmışsın üzgün.

  • 63
    sentimentaladjectiveneutral

    duygusal

    Şefkat, nostalji ya da hüzün duygularına kolayca kapılan; ya da aşırı duygusallık gösteren.

    I know it's just a mug, but it has sentimental value – my grandmother gave it to me.

    Biliyorum, sadece bir kupa ama benim için duygusal değeri var, onu bana babaannem verdi.

  • 64
    anguishnounformalliterary

    ıstırap

    Ağır zihinsel ya da bedensel acı.

    The anguish on her face was plain to see as she waited for the test results.

    Tahlil sonuçlarını beklerken yüzündeki ıstırap açıkça görülüyordu.

  • 65
    irateadjectiveneutralformal

    hiddetli

    Son derece kızgın; çoğunlukla resmi ya da profesyonel bağlamlarda kullanılır.

    An irate customer demanded to speak to the manager immediately.

    Hiddetli bir müşteri derhal müdürle görüşmek istedi.

  • 66
    overwhelmedadjectiveneutral

    duyguya boğulmuş

    Duyguların ya da taleplerin yoğunluğu yüzünden baş edemez hale gelme.

    She felt completely overwhelmed by the kindness of strangers after the fire.

    Yangından sonra yabancıların gösterdiği iyilik karşısında büsbütün duygulara boğuldu.

  • 67
    wistfuladjectiveliteraryneutral

    özlem dolu

    Belirsiz ya da hüzünle karışık bir özlem duygusu taşıyan.

    She gave a wistful smile as she looked at the old photographs.

    Eski fotoğraflara bakarken yüzünde özlem dolu bir gülümseme belirdi.

  • 68
    uneasenounneutralformal

    huzursuzluk

    Çoğu zaman belirsiz ve tam olarak adı konulamayan bir kaygı ya da rahatsızlık duygusu.

    There was a growing sense of unease among the staff about the company restructuring.

    Şirketin yeniden yapılanması konusunda çalışanlar arasında büyüyen bir huzursuzluk vardı.

  • 69
    utterlyadverbneutral

    tamamen

    Bütünüyle anlamına gelen ve çoğu zaman güçlü duygularla birlikte kullanılan bir pekiştireç.

    I was utterly exhausted after the 12-hour shift.

    On iki saatlik vardiyadan sonra tamamen tükenmiştim.

  • 70
    mildlyadverbneutral

    hafifçe

    Bir duygunun şiddetini hafifletmek için kullanılan, az bir derece bildiren zarf.

    I was mildly annoyed, but I didn't say anything.

    Hafifçe sinirlenmiştim ama bir şey demedim.

  • 71
    empathizeverbneutralAmerican English

    empati kurmak (Amerikan yazımı)

    Kendini bir başkasının yerine koyarak onun duygularını derinden anlamak anlamındaki fiilin Amerikan yazımı.

    As a counsellor, she had learned to empathize without letting her clients' pain overwhelm her.

    Danışman olarak, danışanlarının acısının altında ezilmeden empati kurmayı öğrenmişti.

Her yerde öğrenin, internet olmasa bile

Desteleri telefonunuza indirin, internet olmadan çalışın. Yolculukta, uçakta ya da çekimin zayıf olduğu her yerde idealdir.

Başlangıç seviyesinde mutlu, üzgün, kızgın, korkmuş gibi temel sözcüklerle başlıyorsunuz; ileri seviyeye doğru gururlu, kıskanç, minnettar gibi daha ince tonlar ve biraz, çok, oldukça gibi derece zarfları ekleniyor. Ne hissettiğinizi adlandırabilmek, insanlarla kurduğunuz bağı derinleştirir. Temel duygularla yetinmeyip ruh hâlinizi ince ayrıntısına kadar anlatabilmeniz için kapsam adım adım genişliyor.

Duygular ve hisler için diğer seviyeler

C1 seviyesinde daha fazla İngilizce kelime bilgisi