c1Kelime paketi

Hukuk ve adalet

Suç, mahkeme, polis ve yargı sisteminin kendine özgü dili.

71 kelime
İngilizce kelime bilgisi

Kütüphaneme ekle

Bu desteyi kaydetmek ve ilerlemeni takip etmek için ücretsiz kaydol

71 kelime

Tanımların dili:: Türkçe
  • 1
    plaintiffnounformaltechnical

    davacı

    Özel hukukta, davayı açan tarafı ifade etmek için kullanılır.

    The plaintiff is seeking damages of over two million dollars.

    Davacı, iki milyon doları aşan bir tazminat talep ediyor.

  • 2
    prosecutornounformaltechnical

    savcı

    Devlet adına sanık aleyhine davayı yürüten hukukçu.

    The prosecutor told the jury that the evidence was overwhelming.

    Savcı, jüriye delillerin son derece güçlü olduğunu söyledi.

  • 3
    attorneynounformaltechnicalAmerican English

    avukat (Amerikan İngilizcesi)

    Nitelikli bir avukat için ağırlıklı olarak Amerikan İngilizcesinde kullanılan terim.

    You have the right to an attorney; if you cannot afford one, the court will appoint one.

    Bir avukatla görüşme hakkınız var; maddi imkânınız yoksa mahkeme sizin için bir avukat görevlendirir.

  • 4
    barristernounformaltechnical

    duruşma avukatı (İngiltere)

    İngiliz hukuk sisteminde, üst mahkemelerde dava savunmaya yetkili avukat. Türk hukukunda böyle bir ayrım yoktur; tek bir avukatlık mesleği vardır.

    She hired a leading barrister to represent her at the Crown Court.

    Crown Court'ta kendisini temsil etmesi için tanınmış bir duruşma avukatı tuttu.

  • 5
    solicitornounformaltechnical

    danışman avukat (İngiltere)

    İngiltere'de müvekkillerine danışmanlık veren ve dosyaları hazırlayan, genellikle duruşmaya çıkmayan avukat. Türk hukukunda buna karşılık gelen ayrı bir meslek yoktur.

    Before signing anything, you should really speak to a solicitor.

    Herhangi bir şey imzalamadan önce mutlaka bir danışman avukatla görüşmelisiniz.

  • 6
    magistratenounformaltechnical

    sulh hâkimi

    Alt derece mahkemesinde küçük davalara bakan yargı görevlisi.

    The case was heard by a magistrate before being referred to a higher court.

    Dava, üst mahkemeye gönderilmeden önce bir sulh hâkimi tarafından görüldü.

  • 7
    indictverbformaltechnical

    iddianame düzenlemek

    Genellikle büyük jüri eliyle, birini ağır bir suçla resmen suçlamak.

    A grand jury voted to indict him on three counts of fraud.

    Büyük jüri, üç ayrı dolandırıcılık suçundan hakkında iddianame düzenlenmesine karar verdi.

  • 8
    indictmentnounformaltechnical

    iddianame

    Bir kişiyi ağır bir suçla suçlayan resmî yazılı belge.

    The indictment runs to over forty pages and lists dozens of charges.

    İddianame kırk sayfayı aşıyor ve onlarca suçlamayı sıralıyor.

  • 9
    allegeverbformal

    iddia etmek

    Özellikle bir suç ya da yanlış konusunda, henüz kanıtlamadan bir şeyin doğru olduğunu öne sürmek.

    Prosecutors allege that he diverted company funds into a private account.

    Savcılar, şirket parasını kişisel bir hesaba aktardığını iddia ediyor.

  • 10
    allegationnounformalneutral

    iddia

    Bir kişinin hukuka aykırı ya da yanlış bir şey yaptığına dair kanıtlanmamış öne sürüm.

    The company has firmly denied all the allegations against it.

    Şirket, kendisine yöneltilen bütün iddiaları kesin bir dille reddetti.

  • 11
    perjurynounformaltechnical

    yalan tanıklık

    Bir yargılamada yemin altında yalan söyleme suçu.

    If you lie on the stand, you can be charged with perjury.

    Tanık kürsüsünde yalan söylerseniz yalan tanıklıktan yargılanabilirsiniz.

  • 12
    testimonynounformal

    tanık ifadesi

    Genellikle mahkemede, yemin altında verilen resmî beyan.

    Her testimony contradicted everything the defendant had claimed.

    Tanık ifadesi, sanığın ileri sürdüğü her şeyle çelişiyordu.

  • 13
    cross-examineverbformaltechnical

    çapraz sorguya çekmek

    Karşı tarafın çağırdığı tanığı, beyanını sınamak amacıyla sorgulamak.

    The defense lawyer cross-examined the witness for nearly three hours.

    Savunma avukatı tanığı neredeyse üç saat çapraz sorguya çekti.

  • 14
    subpoenanounformaltechnical

    celpname

    Bir kişiye mahkemeye gelmesini ya da belge sunmasını emreden hukuki emir.

    She was served with a subpoena to testify before the committee.

    Komisyon önünde ifade vermesi için kendisine celpname tebliğ edildi.

  • 15
    warrantnounformaltechnical

    müzekkere (arama veya tutuklama emri)

    Polise tutuklama yapma ya da arama gerçekleştirme yetkisi veren hukuki belge.

    Officers couldn't enter the building without a search warrant.

    Görevliler arama müzekkeresi olmadan binaya giremezdi.

  • 16
    detainverbformal

    gözaltına almak

    Genellikle suçlama yöneltilmeden önce, birini resmî nezarette tutmak.

    Police can detain a suspect for up to 24 hours without charge.

    Polis bir şüpheliyi suçlama olmaksızın 24 saate kadar gözaltında tutabilir.

  • 17
    remandverbformaltechnical

    tutuklamak (yargılama öncesi)

    Sanığı, yargılanmayı beklemek üzere yeniden nezarete göndermek.

    The judge remanded him in custody until the trial date.

    Hâkim, duruşma tarihine kadar tutuklu kalmasına karar verdi.

  • 18
    probationnounformaltechnical

    denetimli serbestlik

    Bir suçlunun hapsedilmek yerine denetim altında tutulduğu dönem.

    He was given two years' probation rather than a custodial sentence.

    Hapis cezası yerine iki yıl denetimli serbestlik verildi.

  • 19
    acquittalnounformaltechnical

    beraat

    Mahkemenin, sanığın suçlu olmadığına dair resmî kararı.

    The acquittal came as a shock to everyone in the courtroom.

    Beraat kararı salondaki herkes için şok oldu.

  • 20
    convictionnounformaltechnical

    mahkûmiyet

    Bir kişinin bir suçtan suçlu olduğuna dair resmî mahkeme kararı.

    The conviction was later quashed on appeal.

    Mahkûmiyet kararı daha sonra temyizde bozuldu.

  • 21
    felonynounformaltechnical

    ağır suç (ABD hukuku)

    ABD hukukunda, ağır yaptırım gerektiren ciddi suç kategorisi.

    Armed robbery is a felony that can carry a lengthy prison term.

    Silahlı soygun, uzun bir hapis cezası getirebilen ağır bir suçtur.

  • 22
    misdemeanournounformaltechnical

    hafif suç, kabahat (İngiliz yazımı)

    Ağır suçtan daha hafif olan küçük suç; Amerikan İngilizcesinde 'misdemeanor' yazılır.

    He was charged with a misdemeanour and let off with a small fine.

    Hafif bir suçla suçlandı ve küçük bir para cezasıyla kurtuldu.

  • 23
    manslaughternounformaltechnical

    taksirle öldürme

    Cinayet için aranan kasıt olmaksızın gerçekleşen hukuka aykırı öldürme.

    The jury found him guilty of manslaughter rather than murder.

    Jüri onu cinayetten değil, taksirle öldürmeden suçlu buldu.

  • 24
    homicidenounformaltechnical

    adam öldürme

    Bir kişinin başka bir kişi tarafından öldürülmesi; aynı zamanda bir polis birimini niteleyen terim.

    Detectives from the homicide unit were called to the scene.

    Cinayet biriminden dedektifler olay yerine çağrıldı.

  • 25
    embezzlementnounformaltechnical

    zimmete para geçirme

    Kendisine emanet edilen parayı çalma suçu.

    The accountant was jailed for embezzlement after siphoning off company funds.

    Muhasebeci, şirket parasını sızdırdıktan sonra zimmete para geçirmekten hapse girdi.

  • 26
    forgerynounformaltechnical

    sahtecilik

    Bir belgenin, imzanın ya da sanat eserinin sahtesini üretme suçu.

    The signature on the will turned out to be a forgery.

    Vasiyetteki imzanın sahte olduğu ortaya çıktı.

  • 27
    extortionnounformaltechnical

    haraç kesme

    Tehdit ya da baskı yoluyla para veya çıkar sağlama.

    The gang demanded protection money in a classic case of extortion.

    Çete, klasik bir haraç kesme olayında koruma parası talep etti.

  • 28
    arsonnounformaltechnical

    kundakçılık

    Bir mülkü kasten ateşe verme suçu.

    Investigators suspect arson because traces of petrol were found.

    Benzin izleri bulunduğu için müfettişler kundakçılıktan şüpheleniyor.

  • 29
    shopliftingnounneutral

    mağaza hırsızlığı

    Müşteri gibi davranarak bir mağazadan mal çalma suçu.

    Stores are installing more cameras to combat shoplifting.

    Mağazalar, mağaza hırsızlığıyla mücadele için daha fazla kamera kuruyor.

  • 30
    traffickingnounformaltechnical

    kaçakçılık

    İnsan, uyuşturucu, silah ya da başka malların yasadışı ticareti.

    He was arrested on suspicion of drug trafficking.

    Uyuşturucu kaçakçılığı şüphesiyle tutuklandı.

  • 31
    perpetratornounformal

    fail

    Bir suçu ya da zararlı eylemi bizzat işleyen kişi.

    Police are still searching for the perpetrators of the attack.

    Polis, saldırının faillerini hâlâ arıyor.

  • 32
    accomplicenounneutral

    suç ortağı

    Bir başkasının suç işlemesine yardım eden kişi.

    He insisted he was an innocent bystander, not an accomplice.

    Suç ortağı değil, masum bir görgü tanığı olduğunda ısrar etti.

  • 33
    culpritnounneutral

    suçlu

    Bir suçtan ya da yanlıştan sorumlu olan kişi; günlük dilde de gevşek biçimde kullanılır.

    The police are confident they've identified the culprit.

    Polis, suçluyu tespit ettiğinden emin.

  • 34
    incriminateverbformal

    suçlu duruma düşürmek

    Birini bir suç bakımından suçlu gösterecek duruma sokmak.

    You have the right to remain silent so as not to incriminate yourself.

    Kendinizi suçlu duruma düşürmemek için sessiz kalma hakkınız var.

  • 35
    exonerateverbformal

    aklamak

    Bir kişiyi suçlamadan ya da kusurdan resmen temize çıkarmak.

    New DNA evidence finally exonerated the wrongly convicted man.

    Yeni DNA delilleri, haksız yere mahkûm edilen adamı sonunda akladı.

  • 36
    litigationnounformaltechnical

    dava süreci

    Özellikle özel hukuk uyuşmazlıklarında, mahkeme yoluyla hak arama süreci.

    The dispute dragged on through years of costly litigation.

    Uyuşmazlık, yıllar süren masraflı bir dava süreciyle uzayıp gitti.

  • 37
    lawsuitnounneutral

    dava

    Hukuk mahkemesine taşınan talep ya da uyuşmazlık.

    She filed a lawsuit against her former employer for unfair dismissal.

    Haksız işten çıkarma nedeniyle eski işvereni aleyhine dava açtı.

  • 38
    settlementnounformalneutral

    sulh, uzlaşma

    Genellikle tam bir yargılama yapılmadan bir uyuşmazlığı sona erdiren anlaşma.

    The two sides reached an out-of-court settlement worth millions.

    İki taraf, milyonlarca değerinde bir mahkeme dışı uzlaşmaya vardı.

  • 39
    damagesnounformaltechnical

    tazminat

    Bir zararı ya da yaralanmayı karşılamak için mahkemece hükmedilen para.

    The court awarded her substantial damages for the injury.

    Mahkeme, yaralanma nedeniyle ona yüklü bir tazminata hükmetti.

  • 40
    liableadjectiveformaltechnical

    sorumlu (hukuken)

    Özellikle bir borçtan ya da haksız fiilden hukuken sorumlu olan.

    The company was held liable for the damage caused by the leak.

    Şirket, sızıntının yol açtığı zarardan sorumlu tutuldu.

  • 41
    defamationnounformaltechnical

    karalama

    Asılsız beyanlarla bir kişinin itibarına zarar verme.

    He sued the newspaper for defamation over the front-page story.

    Manşetteki haber nedeniyle gazeteye karalama davası açtı.

  • 42
    libelnounformaltechnical

    yazılı hakaret

    Özellikle yazılı ya da basılı, kalıcı biçimde yapılan karalama.

    The article was found to be libel and the paper had to print an apology.

    Yazının yazılı hakaret oluşturduğuna karar verildi ve gazete özür yayımlamak zorunda kaldı.

  • 43
    hearingnounformaltechnical

    duruşma

    Delilleri ya da iddiaları değerlendirmek için bir mahkeme veya resmî kurul önünde yapılan oturum.

    The bail hearing has been scheduled for Monday morning.

    Kefalet duruşması pazartesi sabahına alındı.

  • 44
    tribunalnounformaltechnical

    özel mahkeme, kurul

    Belirli türdeki uyuşmazlıkları çözmek için kurulmuş uzmanlaşmış kurul ya da mahkeme.

    She took her case to an employment tribunal.

    Davasını iş mahkemesine taşıdı.

  • 45
    jurisdictionnounformaltechnical

    yargı yetkisi

    Bir mahkemenin veya kurumun karar verme yetkisi ya da bu yetkinin kapsadığı alan.

    The case falls outside the court's jurisdiction.

    Dava, mahkemenin yargı yetkisi dışında kalıyor.

  • 46
    statutenounformaltechnical

    kanun

    Yasama organı tarafından çıkarılan yazılı hukuk kuralı.

    The practice is expressly forbidden under the new statute.

    Bu uygulama yeni kanunla açıkça yasaklanmıştır.

  • 47
    precedentnounformaltechnical

    emsal karar

    Sonraki benzer davalarda yol gösterici olarak kullanılan önceki mahkeme kararı.

    The ruling sets a dangerous precedent for future cases.

    Karar, gelecekteki davalar için tehlikeli bir emsal oluşturuyor.

  • 48
    breachnounformaltechnical

    ihlal

    Bir kanunun, sözleşmenin ya da yükümlülüğün çiğnenmesi.

    Sharing the data was a clear breach of the contract.

    Verilerin paylaşılması açık bir sözleşme ihlaliydi.

  • 49
    enforceverbformalneutral

    uygulatmak

    Bir kanuna ya da kurala uyulmasını sağlamak.

    It's one thing to pass a law and quite another to enforce it.

    Kanun çıkarmak ayrı şeydir, onu uygulatmak bambaşka bir şeydir.

  • 50
    inmatenounneutral

    mahkûm

    Cezaevinde tutulan kişi.

    The prison houses over a thousand inmates.

    Cezaevinde binden fazla mahkûm barınıyor.

  • 51
    fugitivenounneutral

    firari

    Özellikle adaletten kaçan, saklanan kişi.

    He lived as a fugitive for nearly a decade before being caught.

    Yakalanmadan önce neredeyse on yıl firari olarak yaşadı.

  • 52
    apprehendverbformaltechnical

    yakalamak

    Bir şüpheliyi yakalayıp gözaltına almak; resmî polis diline özgü kullanım.

    The suspect was apprehended less than a mile from the scene.

    Şüpheli, olay yerine bir kilometreden yakın bir mesafede yakalandı.

  • 53
    surveillancenounformaltechnical

    gözetleme, takip

    Özellikle polis tarafından, bir kişinin ya da yerin yakından izlenmesi.

    The house had been under police surveillance for weeks.

    Ev haftalardır polis gözetimi altındaydı.

  • 54
    behind barsidiominformal

    parmaklıklar ardında

    Hapiste olmak; hapsedilmiş olmayı canlı biçimde anlatan bir deyim.

    He'll be behind bars for at least the next ten years.

    En az önümüzdeki on yıl boyunca parmaklıklar ardında olacak.

  • 55
    miscarriage of justiceexpressionformal

    adli hata

    Adalet sisteminin başarısızlığı, özellikle masum bir kişinin haksız yere mahkûm edilmesi.

    His conviction was later recognised as a serious miscarriage of justice.

    Mahkûmiyeti daha sonra ciddi bir adli hata olarak kabul edildi.

  • 56
    beyond reasonable doubtexpressionformaltechnical

    makul şüphenin ötesinde (İngiliz İngilizcesi)

    Ceza yargılamasında bir kişiyi mahkûm etmek için aranan ispat ölçüsü.

    The prosecution must prove guilt beyond reasonable doubt.

    İddia makamı suçluluğu makul şüphenin ötesinde kanıtlamak zorundadır.

  • 57
    restraining orderexpressionformaltechnical

    uzaklaştırma kararı

    Bir kişinin başka birine yaklaşmasını ya da onunla iletişim kurmasını yasaklayan mahkeme kararı.

    She took out a restraining order against her former partner.

    Eski eşine karşı uzaklaştırma kararı çıkarttı.

  • 58
    capital punishmentexpressionformal

    idam cezası

    Ağır bir suç için ölüm şeklinde uygulanan yasal ceza.

    Many countries have abolished capital punishment altogether.

    Birçok ülke idam cezasını tamamen kaldırdı.

  • 59
    life sentenceexpressionneutraltechnical

    müebbet hapis

    Suçlunun hayatının geri kalanını kapsaması amaçlanan ya da çok uzun süreli hapis cezası.

    He was handed a life sentence with no possibility of parole for twenty years.

    Yirmi yıl boyunca şartlı tahliye imkânı olmaksızın müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

  • 60
    custodynounformaltechnical

    gözaltı, velayet

    Polis nezaretinde tutulma hâli ya da bir çocuğun yasal velayeti.

    The suspect is currently in police custody awaiting questioning.

    Şüpheli, sorgulanmayı bekleyerek şu anda polis nezaretinde tutuluyor.

  • 61
    blackmailnounneutralformal/technical

    şantaj

    Zarar verici bilgileri açıklama tehdidiyle para ya da çıkar talep etme.

    She refused to give in to blackmail and went straight to the police.

    Şantaja boyun eğmeyi reddetti ve doğrudan polise gitti.

  • 62
    vandalismnounneutraltechnical

    vandalizm

    Mala kasten zarar verme ya da onu tahrip etme.

    The park has been plagued by vandalism for months.

    Park aylardır vandalizm yüzünden zarar görüyor.

  • 63
    offendernounformaltechnical

    suç faili

    Bir suç işlemiş olan kişi.

    The scheme is designed to help young offenders turn their lives around.

    Program, genç suç faillerinin hayatlarını değiştirmelerine yardımcı olmak için tasarlandı.

  • 64
    negligencenounformaltechnical

    ihmal

    Gerekli özeni göstermeyerek başkasının zarar görmesine yol açma.

    The hospital was found liable for negligence in her treatment.

    Hastane, tedavisindeki ihmalden sorumlu bulundu.

  • 65
    caught red-handedidiominformal

    suçüstü yakalanmak

    İnkâra yer bırakmayacak biçimde, yanlış bir işi yaparken yakalanmak.

    The thief was caught red-handed with the jewellery in his pocket.

    Hırsız, mücevherler cebindeyken suçüstü yakalandı.

  • 66
    get away withphrasal verbinformal

    yanına kâr kalmak

    Yanlış bir şeyin cezasından ya da sorumluluğundan kurtulmak.

    He thought he could get away with fraud, but the auditors caught him.

    Dolandırıcılığın yanına kâr kalacağını sandı ama denetçiler onu yakaladı.

  • 67
    crack downphrasal verbneutralformal

    sıkı önlem almak

    Yasadışı bir faaliyete karşı sert ve kararlı adımlar atmak.

    The government has promised to crack down on organised crime.

    Hükûmet, organize suça karşı sıkı önlemler alacağına söz verdi.

  • 68
    take the law into your own handsidiomneutral

    kanunu kendi eline almak

    Yetkili makamlara başvurmak yerine hem yargıç hem infazcı gibi davranmak.

    Frustrated by police inaction, some residents began to take the law into their own hands.

    Polisin hareketsizliğinden bunalan bazı mahalle sakinleri kanunu kendi ellerine almaya başladı.

  • 69
    claimantnounneutralBritish English

    davacı (İngiliz İngilizcesi)

    İngiliz İngilizcesinde, hukuk mahkemesinde dava açan kişi; 1999'da İngiltere ve Galler'de 'plaintiff' kelimesinin yerini almıştır.

    The claimant is seeking damages for breach of contract.

    Hukuk davasını açan kişi, sözleşme ihlali nedeniyle tazminat talep ediyor.

  • 70
    misdemeanornounneutralAmerican English

    hafif suç, kabahat (Amerikan yazımı)

    Küçük bir suç için Amerikan İngilizcesinde kullanılan yazım.

    He was charged with a misdemeanor rather than a felony.

    Ağır bir suç yerine hafif bir suçla suçlandı.

  • 71
    beyond a reasonable doubtphraseneutralAmerican English

    makul şüphenin ötesinde (Amerikan İngilizcesi)

    Ceza mahkûmiyeti için aranan yüksek ispat ölçüsünün Amerikan İngilizcesindeki söyleniş biçimi.

    The jury must be convinced of guilt beyond a reasonable doubt.

    Jürinin suçluluk konusunda en yüksek hukuki ölçüde emin olması gerekir.

Her yerde öğrenin, internet olmasa bile

Desteleri telefonunuza indirin, internet olmadan çalışın. Yolculukta, uçakta ya da çekimin zayıf olduğu her yerde idealdir.

Hukukta yanlış kelime, yanlış anlam demektir. Mahkeme, hâkim, avukat, duruşma ve karar; hırsızlık, dolandırıcılık, cinayet; polis, tutuklamak, soruşturmak, delil, şüpheli; suçlu, masum, ceza, hapis ve haklar tam karşılıklarıyla veriliyor. İleri seviyeye göre seçilen bu kesinlik, bir davayı haberlerden takip etmenizi ve adalet üzerine doğru terimlerle konuşmanızı sağlıyor.

Hukuk ve adalet için diğer seviyeler

C1 seviyesinde daha fazla İngilizce kelime bilgisi