c1Kelime paketi

Soyut kavramlar

Düşünceler, değerler ve bunları tartışmaya yarayan sözcükler.

66 kelime
İngilizce kelime bilgisi

Kütüphaneme ekle

Bu desteyi kaydetmek ve ilerlemeni takip etmek için ücretsiz kaydol

66 kelime

Tanımların dili:: Türkçe
  • 1
    integritynounneutral

    dürüstlük, ahlaki bütünlük

    Ahlaki doğruluğu ve etik ilkelere bağlılığı anlatmak için, çoğu zaman mesleki ya da kişisel bağlamlarda kullanılır.

    Her integrity was never in question – she always did what was right, even when no one was watching.

    Ahlaki dürüstlüğünden hiç şüphe duyulmadı; kimse görmediğinde bile etik davrandı.

  • 2
    autonomynounformal

    özerklik

    Bağımsızlık ve kendi kendini yönetme tartışmalarında; çoğunlukla akademik, mesleki ya da sağlık bağlamlarında kullanılır.

    Universities traditionally value their autonomy from government interference.

    Üniversiteler, hükümet denetiminden bağımsızlıklarına geleneksel olarak değer verir.

  • 3
    moralitynounneutral

    ahlak

    Doğru ve yanlış davranış ilkelerini felsefi, etik ya da toplumsal tartışmalarda ele almak için kullanılır.

    The morality of using animals for scientific testing has been debated for decades.

    Bilimsel deneylerde hayvan kullanmanın doğru mu yanlış mı olduğu onlarca yıldır tartışılıyor.

  • 4
    ethicsnounneutral

    etik, ahlak felsefesi

    Davranışı yöneten ahlak ilkelerini ya da felsefenin ahlak sorunlarıyla ilgilenen dalını belirtmek için kullanılır.

    The ethics of artificial intelligence is an increasingly important area of research.

    Yapay zekâyı çevreleyen ahlak ilkeleri, giderek büyüyen bir çalışma alanı.

  • 5
    virtuenounformal

    erdem, fazilet

    Ahlaken iyi ya da arzu edilir sayılan bir niteliği veya yüksek ahlak ölçülerine uygun davranışı anlatmak için kullanılır.

    Patience is often considered a virtue, but it can also be a weakness in fast-paced environments.

    Sabır çoğu zaman ahlaken takdire değer bir nitelik sayılır, ama hızlı gelişen durumlarda dezavantaj olabilir.

  • 6
    consciencenounneutral

    vicdan

    Davranışa ve karar vermeye yön veren, doğruyla yanlışı ayıran iç ahlak duygusunu belirtmek için kullanılır.

    She couldn't ignore her conscience and eventually reported the fraud to the authorities.

    Vicdanı susmasına izin vermedi ve yolsuzluğu ihbar etti.

  • 7
    paradoxnounneutral

    paradoks, çelişki

    Çelişkili görünen ama daha derin bir gerçeği açığa çıkarabilen bir ifadeyi ya da durumu anlatmak için kullanılır.

    It's a paradox that we have more ways to communicate than ever, yet people feel lonelier.

    Daha çok iletişim aracı olmasına rağmen insanların daha yalnız hissetmesi çelişkili görünüyor.

  • 8
    ambiguitynounneutral

    muğlaklık, belirsizlik

    Dilde, durumlarda ya da yasalarda birden çok yoruma açık olma hâlini anlatmak için kullanılır.

    The ambiguity of the contract clause led to a lengthy legal dispute.

    Sözleşme maddesinin muğlak ifadesi uzun bir hukuki tartışmaya yol açtı.

  • 9
    nuancenounneutral

    nüans, ince ayrım

    Anlamdaki, anlatımdaki ya da yaklaşımdaki ince farkları, çoğunlukla entelektüel veya çözümleyici tartışmalarda anlatmak için kullanılır.

    The nuances of this debate are often lost in the media's simplified reporting.

    Bu tartışmanın incelikleri, medyanın aşırı basitleştiren haberlerinde sık sık gözden kaçıyor.

  • 10
    premisenounformal

    öncül

    Akıl yürütmede ve tartışmada, bir sonucun dayandırıldığı ve doğru varsayılan önerme için kullanılır.

    The entire argument rests on the premise that people always act in their own self-interest.

    Bütün sav, insanların her zaman kendi çıkarına uygun davrandığı öncülü üzerine kurulu.

  • 11
    rationalenounformal

    gerekçe

    Bir kararın ya da izlenen yolun ardındaki mantıksal nedenleri açıklamak için kullanılır.

    Could you explain the rationale behind restructuring the entire department?

    Bütün departmanı yeniden yapılandırmanın gerekçesini açıklayabilir misiniz?

  • 12
    skepticismnounneutral

    şüphecilik, kuşkuculuk (Amerikan yazımı)

    İddialara, inançlara ya da yerleşik fikirlere karşı kuşkulu ve sorgulayıcı bir tutumu anlatmak için kullanılır. Amerikan yazımıdır; İngiliz yazımı 'scepticism' biçimindedir.

    His claims were met with skepticism by the scientific community.

    Bilim çevresi onun iddialarına kuşkuyla karşılık verdi.

  • 13
    consensusnounneutral

    uzlaşı, fikir birliği

    Bir grubun bütününde oluşan genel mutabakatı; çoğunlukla akademik, mesleki ya da karar alma ortamlarında anlatmak için kullanılır.

    After hours of discussion, the committee finally reached a consensus on the budget.

    Uzun görüşmelerin ardından komite sonunda bütçe konusunda uzlaştı.

  • 14
    rhetoricnounneutral

    retorik, söz sanatı

    İkna edici konuşma ve yazma sanatını ya da bilgilendirmekten çok ikna etmeyi amaçlayan dili anlatmak için kullanılır.

    Behind the rhetoric, there was very little substance to his proposal.

    Kulağa hoş gelen sözlerin ötesinde, önerisinin gerçek içeriği çok azdı.

  • 15
    validitynounformal

    geçerlilik

    Mantıksal ya da olgusal olarak sağlam olma niteliğini; çoğunlukla akademik, bilimsel veya hukuki bağlamlarda anlatmak için kullanılır.

    Researchers questioned the validity of the study's findings due to the small sample size.

    Araştırmacılar, katılımcı sayısı az olduğu için çalışmanın sonuçlarının geçerliliğinden kuşku duydu.

  • 16
    credibilitynounneutral

    güvenilirlik, inandırıcılık

    Bir kişinin, kurumun ya da bilgi kaynağının güvenilir ve inanılır olma niteliğini anlatmak için kullanılır.

    The scandal seriously damaged the organization's credibility with the public.

    Skandal, kurumun kamuoyu nezdindeki güvenilirliğini ciddi biçimde zayıflattı.

  • 17
    accountabilitynounneutral

    hesap verebilirlik

    Kişinin eylemlerinin sorumluluğunu üstlenme yükümlülüğünü, özellikle mesleki veya kurumsal bağlamlarda anlatmak için kullanılır.

    There needs to be greater accountability for how public funds are spent.

    Vergi mükelleflerinin parasının nasıl kullanıldığı konusunda daha fazla hesap verebilirlik olmalı.

  • 18
    perseverancenounneutral

    azim, sebat

    Zorluğa ya da başarının gecikmesine rağmen bir işi kararlılıkla sürdürmeyi anlatmak için kullanılır.

    Her success was largely the result of perseverance rather than natural talent.

    Başarısı çoğunlukla doğuştan yetenekten değil, azimli çabadan geldi.

  • 19
    diligencenounformal

    özen, titizlik

    İşte ya da görevde gösterilen dikkatli ve sürekli çabayı, çoğunlukla mesleki veya akademik bağlamlarda anlatmak için kullanılır.

    The auditor carried out her duties with admirable diligence.

    Denetçi işini etkileyici bir titizlik ve özenle yürüttü.

  • 20
    humilitynounneutral

    alçakgönüllülük, tevazu

    Kişinin kendi önemi konusunda ölçülü bir görüşe sahip olmasını; kişisel ya da entelektüel bir nitelik olarak anlatmak için kullanılır.

    Despite his achievements, he always spoke with genuine humility.

    Başarılarına rağmen her zaman gerçek bir tevazuyla konuşurdu.

  • 21
    foresightnounneutral

    öngörü, ileri görüşlülük

    Gelecekteki olayları ya da ihtiyaçları önceden kestirip onlara hazırlanma yetisini anlatmak için kullanılır.

    They had the foresight to invest in renewable energy before it became mainstream.

    Yenilenebilir enerjiye, henüz yaygınlaşmadan yatırım yapacak kadar ileri görüşlüydüler.

  • 22
    hindsightnounneutral

    sonradan anlama

    Bir durumun ya da olayın ancak gerçekleştikten sonra kavranmasını belirtmek için kullanılır.

    In hindsight, we should have anticipated the risks before launching the product.

    Geriye dönüp bakınca, ürünü piyasaya sürmeden önce riskleri görmeliydik.

  • 23
    paradigmnounformal

    paradigma, düşünce modeli

    Bir şeyin nasıl anlaşıldığını biçimlendiren modeli ya da fikirler bütününü, özellikle akademik veya mesleki bağlamlarda anlatmak için kullanılır.

    The discovery fundamentally shifted the scientific paradigm in that field.

    Keşif, o alandaki egemen bilimsel çerçeveyi tümüyle değiştirdi.

  • 24
    analogynounneutral

    benzetme, analoji

    Bir şeyi açıklamak ya da netleştirmek için ona benzeyen başka bir şeyle karşılaştırmak amacıyla kullanılır.

    He drew an analogy between the human brain and a computer to explain neural processing.

    Sinirsel işleyişi açıklamak için insan beynini bilgisayara benzetti.

  • 25
    contingencynounformal

    beklenmedik durum

    Olası ama kesin olmayan gelecekteki bir durumu; çoğunlukla planlama veya risk yönetimi bağlamlarında anlatmak için kullanılır.

    We need to have a contingency plan in case the main supplier fails to deliver.

    Ana tedarikçi malları teslim etmezse diye bir yedek plana ihtiyacımız var.

  • 26
    precedentnounformal

    emsal, önceki örnek

    Sonraki durumlara örnek ya da dayanak oluşturan önceki bir olayı, özellikle hukuki bağlamlarda anlatmak için kullanılır.

    This ruling sets a dangerous precedent for future cases involving privacy rights.

    Bu mahkeme kararı, mahremiyet haklarıyla ilgili gelecekteki davalar için riskli bir emsal oluşturuyor.

  • 27
    dispositionnounformal

    mizaç, huy

    Kişinin doğuştan gelen zihin ve karakter niteliklerini ya da belirli bir biçimde davranma eğilimini anlatmak için kullanılır.

    She has a naturally cheerful disposition that puts everyone at ease.

    Doğası gereği olumlu bir mizacı var; herkesi rahat ettiriyor.

  • 28
    prerogativenounformal

    imtiyaz, ayrıcalıklı hak

    Belirli bir kişiye ya da gruba özgü olan hakkı veya ayrıcalığı anlatmak için kullanılır.

    It's the manager's prerogative to decide how the team is structured.

    Ekibin nasıl örgütleneceğine karar vermek yöneticinin ayrıcalıklı hakkıdır.

  • 29
    discretionnounformal

    takdir yetkisi

    Bağımsız karar verme özgürlüğünü ya da söz ve davranışta ölçülü ve dikkatli olma niteliğini anlatmak için kullanılır.

    The funding is allocated at the director's discretion.

    Fonun nasıl dağıtılacağına karar verme yetkisi müdürdedir.

  • 30
    criterionnounformal

    ölçüt, kriter

    Bir şeyin değerlendirilmesinde ya da kararlaştırılmasında kullanılan ölçüyü belirtmek için kullanılır; İngilizce çoğulu 'criteria' biçimindedir.

    What criteria are you using to evaluate the candidates?

    Başvuranları değerlendirirken hangi ölçütleri uyguluyorsunuz?

  • 31
    hypothesisnounformal

    hipotez, denence

    Bilimsel ve akademik bağlamlarda, araştırmayla sınanabilecek önerilmiş bir açıklamayı anlatmak için kullanılır.

    The researchers developed a hypothesis that could be tested through controlled experiments.

    Araştırmacılar, kontrollü deneylerle sınanabilecek bir hipotez oluşturdu.

  • 32
    objectivitynounformal

    nesnellik

    Kişisel duygulara ya da önyargılara değil, gözlemlenebilir olgulara dayanan değerlendirmeyi anlatmak için kullanılır.

    Complete objectivity is impossible, but we should strive for it in research.

    Tam bir tarafsızlık ulaşılamaz bir şeydir, ama araştırmada bunu hedeflemeliyiz.

  • 33
    pragmatismnounneutral

    pragmatizm, faydacılık

    Sorunlara ülküsel ya da kuramsal değil, sonuç odaklı ve pratik bir yaklaşımı anlatmak için kullanılır.

    His pragmatism made him effective at finding workable solutions to complex problems.

    Pratik yaklaşımı, karmaşık sorunlara uygulanabilir çözümler bulmasını sağladı.

  • 34
    idealismnounneutral

    idealizm

    Yüksek ve soylu ilkelerin peşinden gitmeyi; kimi zaman gerçekçi bulunmayan bir tutum olarak anlatmak için kullanılır.

    Youthful idealism often gives way to pragmatism as people gain more experience.

    Gençlerin soylu istekleri, deneyim kazandıkça çoğu zaman daha gerçekçi hâle gelir.

  • 35
    fallacynounformal

    safsata, mantık yanılgısı

    Sağlam olmayan akıl yürütmeye dayanan yanlış bir inancı ya da bir savdaki mantık kusurunu, özellikle mantık ve tartışma bağlamında anlatmak için kullanılır.

    It's a common fallacy to assume that correlation implies causation.

    İki şey birlikte gerçekleşiyor diye birinin diğerine yol açtığını sanmak yaygın bir mantık yanılgısıdır.

  • 36
    conjecturenounformal

    tahmin, kestirim

    Yeterli kanıt olmadan oluşturulmuş bir görüşü ya da sonucu; bilgiye dayalı tahmin yürütmeyi anlatmak için kullanılır.

    At this point, any explanation is pure conjecture – we simply don't have enough data.

    Şu anda her açıklama yalnızca bir tahminden ibaret; yeterli bilgimiz yok.

  • 37
    propensitynounformal

    yatkınlık

    Belirli bir biçimde davranmaya yönelik doğal bir eğilimi anlatmak için kullanılır.

    He has a propensity for taking risks that don't always pay off.

    Her zaman iyi sonuçlanmayan riskler alma yatkınlığı var.

  • 38
    ramificationnounformal

    yansımalar (karmaşık sonuçlar)

    Bir eylemin ya da olayın karmaşık veya istenmeyen sonuçlarını, çoğunlukla çoğul biçimde anlatmak için kullanılır.

    The ramifications of this decision will be felt for years to come.

    Bu seçimin geniş kapsamlı sonuçları yıllarca etkisini sürdürecek.

  • 39
    connotationnounneutral

    çağrışım, yan anlam

    Bir sözcüğün düz anlamının ötesinde taşıdığı ima edilmiş veya çağrıştırdığı anlamı belirtmek için kullanılır.

    The word 'home' has warm connotations that 'house' doesn't quite capture.

    'Yuva' sözcüğü, 'ev' sözcüğünün tam olarak veremediği bir sıcaklık ve rahatlık duygusu çağrıştırır.

  • 40
    dichotomynounformal

    ikilik, keskin karşıtlık

    Birbirinden tümüyle farklı ya da karşıt olarak sunulan iki şey arasındaki ayrımı anlatmak için kullanılır.

    The dichotomy between public image and private behavior is a recurring theme in literature.

    Bir insanın toplum önündeki hâli ile özel hayattaki davranışı arasındaki karşıtlık, yaygın bir edebî temadır.

  • 41
    ethosnounformal

    etos, karakteristik ruh

    Bir topluluğun, dönemin ya da akımın kendine özgü ruhunu, tutumlarını veya yol gösterici inançlarını anlatmak için kullanılır.

    The company's ethos is built on innovation and social responsibility.

    Şirketin temel anlayışı yenilikçiliğe ve topluma karşı sorumluluğa dayanıyor.

  • 42
    meritnounneutral

    değer, liyakat

    Bir şeyin övgüyü hak eden niteliğini ya da özündeki değerini anlatmak için kullanılır.

    Each proposal should be judged on its own merits, not on who submitted it.

    Her öneri, kimin yazdığına göre değil, kendi nitelikleri üzerinden değerlendirilmeli.

  • 43
    legacynounneutral

    miras (geçmişten kalan)

    Geçmişten devralınan bir şeyi ya da bir kişinin, olayın veya dönemin kalıcı etkisini anlatmak için kullanılır.

    The legacy of colonialism continues to shape economic and social structures around the world.

    Sömürgeciliğin kalıcı etkileri, dünya genelinde ekonomik ve toplumsal düzenleri hâlâ biçimlendiriyor.

  • 44
    inherentadjectiveformal

    doğasında olan, içkin

    Bir şeyin doğal, kalıcı ya da özsel bir parçası olarak var olan niteliği anlatmak için kullanılır.

    There are inherent risks in any investment, no matter how carefully planned.

    Ne kadar iyi planlanırsa planlansın, her yatırımda doğasında var olan riskler bulunur.

  • 45
    arbitraryadjectiveneutral

    keyfi

    Akla ya da düzenli bir sisteme değil, rastgele seçime veya kişisel keyfe dayanan karar ve davranışları nitelemek için kullanılır.

    The deadline seemed completely arbitrary – there was no logical reason for choosing that date.

    Son tarih tümüyle rastgele görünüyordu; o günün seçilmesinin akılcı bir dayanağı yoktu.

  • 46
    implicitadjectiveformal

    örtük, zımni

    Doğrudan dile getirilmeden ima edilen ya da anlaşılan bir şeyi nitelemek için kullanılır.

    There was an implicit understanding between them that the information would remain confidential.

    Bilginin gizli tutulacağına dair sözsüz bir anlaşmaları vardı.

  • 47
    explicitadjectiveneutral

    açık, sarih

    Hiçbir kuşkuya ya da karışıklığa yer bırakmayacak biçimde açıkça ve doğrudan belirtilmiş bir şeyi nitelemek için kullanılır.

    The contract was explicit about what would happen in the event of a breach.

    Sözleşme, koşullar ihlal edilirse ne olacağını açıkça belirtiyordu.

  • 48
    plausibleadjectiveneutral

    makul, akla yatkın

    Makul, olası ya da inandırıcı görünen bir şeyi nitelemek için kullanılır.

    That's a plausible explanation, but I'm not entirely convinced.

    Bu akla yatkın bir açıklama, ama tümüyle ikna olmuş değilim.

  • 49
    tangibleadjectiveneutral

    somut, elle tutulur

    Açıkça algılanabilen, ölçülebilen ya da gösterilebilen somut ve gerçek bir şeyi nitelemek için kullanılır.

    We need tangible results, not just promises and good intentions.

    Yalnızca sözler ve iyi niyetli hedefler değil, somut ve ölçülebilir sonuçlar istiyoruz.

  • 50
    viableadjectiveneutral

    uygulanabilir, yaşayabilir

    Başarıyla işleyebilecek ya da başarılı olacak kadar pratik bir şeyi nitelemek için kullanılır.

    Is this a commercially viable product, or just an interesting prototype?

    Bu ürün piyasada tutunabilir mi, yoksa yalnızca ilginç bir deneme sürümü mü?

  • 51
    contemplateverbneutral

    derin derin düşünmek

    Bir şeyi uzun uzun ve derinlemesine düşünmeyi ya da bir yolu ciddi biçimde değerlendirmeyi anlatmak için kullanılır.

    She sat by the window, contemplating whether to accept the offer.

    Teklifi kabul edip etmeyeceğini enine boyuna düşünerek pencerenin yanında oturdu.

  • 52
    inferverbneutral

    sonuç çıkarmak, çıkarımda bulunmak

    Doğrudan söylenenlerden değil, kanıtlardan ve akıl yürütmeden bir sonuca varmayı anlatmak için kullanılır.

    From the tone of her email, I inferred that she wasn't pleased with the proposal.

    E-postasının tonundan, öneriden memnun olmadığı sonucunu çıkardım.

  • 53
    substantiateverbformal

    kanıtlamak, belgelemek

    Bir iddianın ya da ifadenin doğruluğunu desteklemek veya kanıtlamak üzere delil sunmayı anlatmak için kullanılır.

    Can you substantiate your claims with any concrete evidence?

    İddialarınızı somut bir kanıtla belgeleyebilir misiniz?

  • 54
    undermineverbneutral

    zayıflatmak, baltalamak

    Otorite, güven ya da bir sav gibi soyut bir şeyi yavaş yavaş zayıflatmayı anlatmak için mecazi olarak kullanılır.

    Constant criticism can undermine a child's self-confidence.

    Sürekli olumsuz geri bildirim, çocuğun kendine olan inancını yavaş yavaş zayıflatabilir.

  • 55
    inferencenounformal

    çıkarım

    Mantıkta ve gündelik akıl yürütmede, doğrudan bir ifadeye değil kanıta dayanarak varılan sonucu belirtmek için kullanılır.

    From the data, we can infer that early intervention leads to better outcomes.

    Kanıtlardan, erken davranmanın daha iyi sonuç verdiği çıkarımını yapabiliriz.

  • 56
    convictionnounneutral

    kanaat, güçlü inanç

    Sıkı sıkıya benimsenmiş bir inancı ya da görüşü belirtmek için kullanılır; suçlu bulunma anlamındaki hukuki kullanımdan ayrıdır.

    She spoke with such conviction that even her critics were momentarily persuaded.

    O kadar güçlü bir inançla konuştu ki, katılmayanlar bile bir an ikna oldu.

  • 57
    discoursenounformal

    söylem

    Bir konu üzerine yürütülen kapsamlı ve resmî tartışmayı, özellikle akademik veya entelektüel bağlamlarda anlatmak için kullanılır.

    The discourse around climate change has shifted dramatically in the last decade.

    İklim değişikliğine dair kamusal tartışma son on yılda önemli ölçüde değişti.

  • 58
    resiliencenounneutral

    dayanıklılık, toparlanma gücü

    Aksiliklerden, sıkıntılardan ya da zor koşullardan hızla toparlanabilme yetisini anlatmak için kullanılır.

    The community showed remarkable resilience in the aftermath of the disaster.

    Toplum, felaketin ardından etkileyici bir toparlanma gücü gösterdi.

  • 59
    implicationnounneutral

    sonuç, ima

    Olası bir sonucu ya da doğrudan söylenmeden ima edilen bir şeyi anlatmak için kullanılır.

    The implications of this policy change could be far-reaching.

    Bu politika değişikliğinin sonuçları birçok alanı etkileyebilir.

  • 60
    endeavornounformal

    çaba, girişim (Amerikan yazımı)

    Amaçlı, çoğu zaman iddialı bir uğraşı ya da kararlı bir çabayı anlatmak için kullanılır. İngiliz yazımı 'endeavour' biçimindedir.

    Scientific endeavor requires both creativity and rigorous methodology.

    Bilimsel çaba, hem yaratıcı düşünmeyi hem de titiz yöntemleri gerektirir.

  • 61
    notionnounneutral

    fikir, mefhum

    Bir kavramı, inancı ya da düşünceyi; kimi zaman bunun bulanık, tartışmalı veya tam oturmamış olduğunu ima ederek belirtmek için kullanılır.

    The notion that hard work always leads to success is a comforting oversimplification.

    Çabanın her zaman başarı getirdiği düşüncesi, rahatlatıcı ama fazlasıyla basit bir inanıştır.

  • 62
    presumptionnounformal

    ön kabul, karine

    Olasılığa dayanarak doğru sayılan bir şeyi ya da kanıt olmadan yapılan bir varsayımı anlatmak için kullanılır.

    The presumption of innocence is a cornerstone of the legal system.

    Suçu kanıtlanana kadar kişinin masum sayılması ilkesi hukukun temelidir.

  • 63
    abstractionnounformal

    soyutlama, soyut kavram

    Somut bir biçimi olmayan, yalnızca düşüncede var olan bir kavramı ya da bir şeyi kuramsal olarak ele alma sürecini anlatmak için kullanılır.

    Justice is an abstraction that different cultures define in very different ways.

    Adalet, farklı kültürlerin epey değişik yorumladığı kuramsal bir kavramdır.

  • 64
    profoundadjectiveneutral

    derin

    Etkisi ya da anlamı bakımından çok derin, yoğun veya geniş kapsamlı bir şeyi nitelemek için kullanılır.

    The book had a profound impact on how I think about personal responsibility.

    Kitap, kişisel sorumluluğa bakışımı derinden etkiledi.

  • 65
    scepticismnounneutralBritish English

    şüphecilik, kuşkuculuk (İngiliz yazımı)

    'skepticism' sözcüğünün İngiliz yazımı: yerleşik fikirlere ve iddialara karşı kuşkulu, sorgulayıcı bir tutum.

    She approached the company's bold claims with a healthy dose of scepticism.

    Şirketin iddialı vaatlerine sağlıklı bir kuşkuyla yaklaştı.

  • 66
    endeavournounneutralBritish English

    çaba, girişim (İngiliz yazımı)

    'endeavor' sözcüğünün İngiliz yazımı: bir şeyi başarmak için gösterilen ciddi ve içten çaba.

    Mastering a second language is a lifelong endeavour that demands patience.

    İkinci bir dili iyi öğrenmek, sabır gerektiren ömür boyu bir çabadır.

Her yerde öğrenin, internet olmasa bile

Desteleri telefonunuza indirin, internet olmadan çalışın. Yolculukta, uçakta ya da çekimin zayıf olduğu her yerde idealdir.

Bir tartışmada haklı olmak yetmez; haklılığınızı savunacak kelimelere de ihtiyacınız var. Hakikat, adalet, özgürlük, amaç, kimlik gibi felsefi kavramlar; akıl yürütmek, mantık, görüş, inanç, şüphe gibi düşünme süreçleri; cesaret, sabır, bilgelik, dürüstlük gibi nitelikler; başarı, deneyim, fırsat, etki, sonuç gibi soyut adlar burada. Hedef yüksek: ileri seviyede nüanslı bir argüman kurabilmek.

Soyut kavramlar için diğer seviyeler

C1 seviyesinde daha fazla İngilizce kelime bilgisi