c2Kelime paketi

Siyaset ve toplum

Devlet, seçimler, haklar ve kamu düzeninin işleyişi.

82 kelime
İngilizce kelime bilgisi

Kütüphaneme ekle

Bu desteyi kaydetmek ve ilerlemeni takip etmek için ücretsiz kaydol

82 kelime

Tanımların dili:: Türkçe
  • 1
    plutocracynounformal

    plütokrasi (zenginler yönetimi)

    Zenginlerin yönetimi; en varlıklı üyelerince yönetilen toplum.

    Critics argue the country has drifted from a democracy into a thinly veiled plutocracy.

    Eleştirmenler, ülkenin demokrasiden ince bir örtüyle gizlenmiş bir plütokrasiye savrulduğunu savunuyor.

  • 2
    oligarchynounformal

    oligarşi

    Küçük ve ayrıcalıklı bir zümrenin yönetimi; zümrenin kendisi.

    Behind the democratic façade, a handful of families ran the state as a private oligarchy.

    Demokratik cephenin ardında bir avuç aile, devleti özel bir oligarşi gibi yönetiyordu.

  • 3
    kleptocracynounformalpejorative

    kleptokrasi (devleti soyanların yönetimi)

    Yöneticilerinin kişisel zenginleşme uğruna devleti sistemli biçimde yağmaladığı yönetim.

    The regime functioned less as a government than as an organised kleptocracy.

    Rejim, bir hükûmetten çok örgütlü bir kleptokrasi gibi işliyordu.

  • 4
    technocracynounformal

    teknokrasi

    Seçilmiş siyasetçiler yerine uzmanların ve teknik bilirkişilerin yönetimi.

    During the crisis the country was handed over to a technocracy of economists and central bankers.

    Kriz sırasında ülke, iktisatçılardan ve merkez bankacılarından oluşan bir teknokrasiye teslim edildi.

  • 5
    meritocracynounneutral

    meritokrasi, liyakat düzeni

    Yükselmenin doğum ya da servet yerine yeteneğe ve başarıya dayandığı düzen.

    The party clung to the comforting myth that Britain was a pure meritocracy.

    Parti, Britanya'nın saf bir meritokrasi olduğu yönündeki rahatlatıcı efsaneye sarıldı.

  • 6
    theocracynounformal

    teokrasi

    Din adamlarının siyasi iktidarı elinde tuttuğu, dinî otoritece yönetilen devlet.

    After the revolution the monarchy was replaced by an austere theocracy.

    Devrimden sonra monarşinin yerini katı bir teokrasi aldı.

  • 7
    hegemonynounformaltechnical

    hegemonya

    Özellikle bir devletin ya da grubun ötekiler üzerindeki egemenliği; askerî olduğu kadar kültürel ve ideolojik de olabilir.

    The treaty marked the end of a century of imperial hegemony in the region.

    Antlaşma, bölgede bir yüzyıl süren emperyal hegemonyanın sonunu işaret etti.

  • 8
    realpolitiknounformal

    reelpolitik (çıkara dayalı güç siyaseti)

    Ahlaki ya da ideolojik ilkeler yerine pragmatik güç hesaplarına dayanan siyaset.

    Lofty talk of human rights gave way to the cold realpolitik of securing oil supplies.

    İnsan hakları üzerine yüce sözlerin yerini, petrol arzını güvence altına almanın soğuk reelpolitiği aldı.

  • 9
    détentenounformal

    yumuşama (gerginliğin azalması)

    Özellikle devletler arasında düşmanlığın ya da gergin ilişkilerin hafiflemesi.

    The summit ushered in a fragile détente between the two superpowers.

    Zirve, iki süper güç arasında kırılgan bir yumuşama dönemi başlattı.

  • 10
    rapprochementnounformal

    yakınlaşma (ilişkilerin onarılması)

    Ülkeler ya da hizipler arasında düşmanlık döneminin ardından dostane ilişkilerin yeniden kurulması.

    Quiet back-channel talks paved the way for a historic rapprochement.

    Sessiz arka kanal görüşmeleri, tarihî bir yakınlaşmanın yolunu açtı.

  • 11
    brinkmanshipnounneutral

    uçurumun kenarına getirme siyaseti

    Karşı tarafı geri adım atmaya zorlamak için bir çatışmayı felaketin eşiğine kadar tırmandırma taktiği.

    The debt-ceiling standoff was a reckless exercise in brinkmanship.

    Borç tavanı krizi, uçurumun kenarına getirme siyasetinin pervasız bir örneğiydi.

  • 12
    appeasementnounformalpejorative

    yatıştırma politikası

    Çatışmadan kaçınmak için saldırganın taleplerine boyun eğme politikası; genellikle olumsuz anlamda kullanılır.

    Opponents branded the deal a craven act of appeasement.

    Karşı çıkanlar anlaşmayı korkakça bir yatıştırma politikası olarak damgaladı.

  • 13
    statecraftnounformal

    devlet yönetme sanatı

    Devlet işlerinin, özellikle dış politikanın ve yönetimin ustalıkla yürütülmesi.

    Brokering that ceasefire was a quiet masterpiece of statecraft.

    O ateşkesi sağlamak, sessiz bir devlet yönetme sanatı şaheseriydi.

  • 14
    to enfranchiseverbformal

    oy hakkı tanımak

    Birine oy verme hakkı vermek.

    The reform act finally enfranchised millions of working-class men.

    Reform yasası nihayet milyonlarca işçi sınıfı erkeğine oy hakkı tanıdı.

  • 15
    to disenfranchiseverbformal

    oy hakkını elinden almak

    Birini oy verme hakkından ya da daha genel olarak güçten ve sesten yoksun bırakmak.

    Strict voter-ID laws effectively disenfranchise the poorest citizens.

    Katı kimlik zorunluluğu, en yoksul yurttaşların oy hakkını fiilen elinden alıyor.

  • 16
    emancipationnounformal

    özgürleşme, kurtuluş

    Bir grubun hukuki, toplumsal ya da siyasi kısıtlamalardan kurtarılması.

    The emancipation of the serfs transformed the country's social order overnight.

    Serflerin kurtuluşu, ülkenin toplumsal düzenini bir gecede dönüştürdü.

  • 17
    electioneeringnounneutralpejorative

    seçim propagandası

    Oy toplamak için yürütülen etkin kampanya; çoğu zaman kinik ya da manipülatif taktikleri çağrıştırır.

    The minister was accused of blatant electioneering with public money.

    Bakan, kamu parasıyla apaçık seçim propagandası yapmakla suçlandı.

  • 18
    plebiscitenounformaltechnical

    plebisit (doğrudan halk oyu)

    Çoğu zaman egemenlik ya da liderlik gibi önemli bir soruda tüm seçmenlerin doğrudan oy vermesi.

    The dictator legitimised his rule through a sham plebiscite.

    Diktatör, yönetimini danışıklı bir plebisitle meşrulaştırdı.

  • 19
    proportional representationexpressiontechnical

    nispi temsil

    Sandalyelerin her partinin aldığı oyla orantılı olarak dağıtıldığı seçim sistemi.

    Smaller parties have long campaigned for proportional representation.

    Küçük partiler uzun süredir nispi temsil için kampanya yürütüyor.

  • 20
    first-past-the-postexpressiontechnical

    dar bölge çoğunluk sistemi

    Bir seçim bölgesinde en çok oyu alan adayın, salt çoğunluğa gerek olmadan kazandığı seçim sistemi.

    First-past-the-post tends to squeeze out third parties.

    Dar bölge çoğunluk sistemi, üçüncü partileri sıkıştırıp dışarıda bırakma eğilimindedir.

  • 21
    by-electionnounneutral

    ara seçim (İngiliz İngilizcesi)

    Genel seçimler arasında boşalan bir koltuğu doldurmak için tek bir seçim bölgesinde yapılan seçim.

    The government suffered a humiliating defeat in the by-election.

    Hükûmet ara seçimde küçük düşürücü bir yenilgi aldı.

  • 22
    caucusnountechnical

    ön seçim toplantısı (parti içi grup)

    Aday belirlemek ya da politika kararlaştırmak üzere parti üyelerinin yaptığı toplantı; aynı zamanda yasama organı içindeki bir hizip.

    He scored a surprise win in the Iowa caucus.

    Iowa ön seçim toplantısında sürpriz bir zafer kazandı.

  • 23
    pluralitynountechnical

    nispi çoğunluk

    Salt çoğunluğa ulaşmasa bile birkaç aday arasında alınan en yüksek oy sayısı.

    She won a plurality of the vote but fell well short of an overall majority.

    Oyların nispi çoğunluğunu aldı ama genel çoğunluğun epeyce gerisinde kaldı.

  • 24
    supermajoritynountechnical

    nitelikli çoğunluk

    Belirli kararların geçmesi için gereken, yarıdan fazla olan (örneğin üçte iki) çoğunluk.

    Amending the constitution requires a supermajority in both chambers.

    Anayasayı değiştirmek her iki mecliste de nitelikli çoğunluk gerektirir.

  • 25
    to abstainverbneutral

    çekimser kalmak

    Bir öneri lehinde ya da aleyhinde oy kullanmayı resmen reddetmek.

    A dozen backbenchers chose to abstain rather than back the bill.

    Bir düzine arka sıra milletvekili, tasarıyı desteklemek yerine çekimser kalmayı seçti.

  • 26
    swing voternounneutral

    kararsız seçmen (Amerikan İngilizcesi)

    Sabit bir parti bağlılığı olmayan ve tercihi seçimi belirleyebilen seçmen.

    The whole campaign was pitched at a few hundred thousand swing voters.

    Bütün kampanya, birkaç yüz bin kararsız seçmene göre kurgulanmıştı.

  • 27
    bellwethernounformal

    gidişatın habercisi seçim bölgesi

    Oy verme örüntüsü genel sonucu güvenilir biçimde önceden gösteren seçim bölgesi, yöre ya da kesim.

    The county has been a bellwether, backing the winner in every election for fifty years.

    İlçe elli yıldır gidişatın habercisi olmuş, her seçimde kazananı desteklemiştir.

  • 28
    hustingsnounformal

    seçim kürsüsü, seçim meydanları

    Seçim yolculuğu; adayların seçmenlerin önünde konuşup tartıştığı halka açık toplantılar.

    She spent six weeks on the hustings, shaking hands in every town.

    Altı hafta boyunca seçim meydanlarında dolaşıp her kasabada el sıkıştı.

  • 29
    vote of no confidenceexpressiontechnical

    güvensizlik oyu

    Kabul edilmesi hâlinde yasama organının hükûmeti artık desteklemediğini ortaya koyan resmî meclis önergesi.

    The prime minister narrowly survived a vote of no confidence.

    Başbakan güvensizlik oyunu kıl payı atlattı.

  • 30
    to censureverbformal

    kınamak (resmî olarak)

    Bir kamu görevlisini görevdeki bir suistimali nedeniyle resmen ve açıkça kınamak.

    The committee voted to censure the minister for misleading parliament.

    Komisyon, meclisi yanılttığı için bakanı kınama yönünde oy kullandı.

  • 31
    to prorogueverbformaltechnical

    meclisi tatile sokmak

    Meclisi feshetmeden bir yasama dönemine ara vermek.

    The government's decision to prorogue parliament sparked a constitutional crisis.

    Hükûmetin meclisi tatile sokma kararı bir anayasa krizi başlattı.

  • 32
    dissolutionnounformaltechnical

    fesih (meclisin sona erdirilmesi)

    Bir meclisin görev süresinin resmen sona erdirilmesi ve genel seçimin yolunun açılması.

    The dissolution of parliament set the campaign clock ticking.

    Meclisin feshi, kampanya saatini işletmeye başlattı.

  • 33
    quorumnounformaltechnical

    toplantı yeter sayısı

    Bir toplantının kararlarının geçerli olması için hazır bulunması gereken en az üye sayısı.

    The vote was void because the chamber lacked a quorum.

    Oylama geçersizdi, çünkü mecliste toplantı yeter sayısı yoktu.

  • 34
    to tableverbformaltechnical

    önerge vermek

    İngiliz kullanımında, bir önergeyi ya da öneriyi görüşülmek üzere resmen sunmak (Amerikan kullanımında ise ertelemek anlamına gelir).

    The opposition tabled an amendment to delay the bill.

    Muhalefet, kanun tasarısını geciktirmek için bir değişiklik önergesi verdi.

  • 35
    royal assentexpressionformaltechnical

    kraliyet onayı

    Meclisin kabul ettiği bir tasarıyı kanun hâline getiren hükümdar onayı.

    The bill received royal assent and became law the following day.

    Tasarı kraliyet onayını aldı ve ertesi gün kanunlaştı.

  • 36
    statutenounformaltechnical

    kanun (yazılı yasa)

    Bir yasama organınca resmen çıkarılmış yazılı kanun.

    The practice was outlawed by statute more than a decade ago.

    Bu uygulama on yıldan uzun süre önce kanunla yasaklandı.

  • 37
    decreenounformal

    kararname

    Bir yönetici ya da hükûmet tarafından çıkarılan, çoğu zaman yasama organını devre dışı bırakan ve kanun gücü taşıyan resmî emir.

    The president ruled by decree, sidelining a hostile parliament.

    Cumhurbaşkanı, düşman bir meclisi devre dışı bırakarak kararnameyle yönetti.

  • 38
    patronagenounformal

    siyasi himaye (makam ve kayırma dağıtma)

    İş, makam ya da iltimas dağıtma gücü; çoğu zaman siyasi sadakati ödüllendirmek için kullanılır.

    The prime minister's powers of patronage let her reward loyalists with peerages.

    Başbakanın himaye yetkileri, sadıklarını lortluk unvanlarıyla ödüllendirmesine imkân tanıyordu.

  • 39
    nepotismnounneutralpejorative

    akraba kayırmacılığı

    Özellikle güç konumlarına yapılan atamalarda akrabalara gösterilen kayırma.

    Appointing his son-in-law as adviser reeked of nepotism.

    Damadını danışman olarak ataması akraba kayırmacılığı kokuyordu.

  • 40
    cronyismnounneutralpejorative

    ahbap çavuş kayırmacılığı

    Nitelikleri ne olursa olsun arkadaşları ve yakın çevreyi atama ya da kayırma uygulaması.

    Lucrative contracts handed to old friends sparked accusations of cronyism.

    Kazançlı ihalelerin eski dostlara verilmesi, ahbap çavuş kayırmacılığı suçlamalarını başlattı.

  • 41
    pork barrelnouninformalpejorative

    oy uğruna yöresel harcama

    Seçmenlerin gönlünü kazanmak için bir siyasetçinin kendi bölgesine aktarılan kamu harcaması.

    The new bridge was pure pork barrel, designed to shore up his seat.

    Yeni köprü tamamen oy uğruna yapılmış yöresel bir harcamaydı, koltuğunu sağlamlaştırmak içindi.

  • 42
    sinecurenounformal

    arpalık (işi az, geliri çok görev)

    Saygınlık ya da gelir getiren, ancak neredeyse hiç iş gerektirmeyen görev.

    The ambassadorship was little more than a comfortable sinecure for a party donor.

    Büyükelçilik görevi, bir parti bağışçısı için rahat bir arpalıktan başka bir şey değildi.

  • 43
    juntanounneutral

    cunta

    Özellikle bir darbenin ardından iktidarı ele geçiren askerî ya da siyasi zümre.

    The junta suspended the constitution and arrested opposition leaders.

    Cunta anayasayı askıya aldı ve muhalefet liderlerini tutukladı.

  • 44
    martial lawexpressionformaltechnical

    sıkıyönetim

    Sivil halk üzerinde geçici askerî yönetim kurulması; genellikle olağan hakları askıya alır.

    The general declared martial law and sent tanks into the capital.

    General sıkıyönetim ilan etti ve başkente tank gönderdi.

  • 45
    state of emergencyexpressionformal

    olağanüstü hâl

    Bir hükûmetin kriz döneminde kendisine olağanüstü yetkiler tanıyan ilanı.

    The government declared a state of emergency after the unrest spread.

    Huzursuzluk yayılınca hükûmet olağanüstü hâl ilan etti.

  • 46
    secessionnounformal

    ayrılma (bir devletten kopma)

    Bir bölgenin ya da topluluğun daha büyük bir siyasi birlikten veya devletten resmen çekilmesi.

    Talk of secession grew louder as the regional economy boomed.

    Bölge ekonomisi büyüdükçe ayrılma söylemi güçlendi.

  • 47
    annexationnounformal

    ilhak

    Bir devletin topraklarının zorla başka bir devlete katılması.

    The international community refused to recognise the annexation.

    Uluslararası toplum ilhakı tanımayı reddetti.

  • 48
    self-determinationnounformal

    kendi kaderini tayin hakkı

    Bir halkın kendi siyasi statüsüne ve yönetim biçimine karar verme hakkı ilkesi.

    They framed the struggle as a fight for national self-determination.

    Mücadeleyi, ulusal düzeyde kendi kaderini tayin savaşı olarak sundular.

  • 49
    isolationismnounformal

    yalnızlıkçılık (izolasyonizm)

    İttifaklardan ve başka ulusların işlerine karışmaktan kaçınan dış politika.

    The election marked a retreat into isolationism and protectionism.

    Seçim, yalnızlıkçılığa ve korumacılığa çekilişin işareti oldu.

  • 50
    protectionismnounformaltechnical

    korumacılık

    Yerli sanayiyi gümrük vergileri ve ticaret engelleriyle koruyan ekonomi politikası.

    The new tariffs marked a sharp turn towards protectionism.

    Yeni gümrük vergileri, korumacılığa doğru keskin bir dönüşü işaret etti.

  • 51
    egalitarianadjectiveformal

    eşitlikçi

    Bütün insanlar için eşit hak ve fırsatlara inanan ya da bunları savunan.

    The party clung to a fiercely egalitarian vision of society.

    Parti, toplumun sert biçimde eşitlikçi bir tasavvuruna sıkı sıkıya bağlı kaldı.

  • 52
    elitismnounneutralpejorative

    elitizm, seçkincilik

    İktidarın ayrıcalıklı bir azınlığın elinde olması gerektiği inancı ya da böyle bir kesimin tutumu.

    Populists thrived by railing against the elitism of the political class.

    Popülistler, siyasi sınıfın seçkinciliğine veryansın ederek güçlendi.

  • 53
    nanny statenouninformalpejorative

    dadı devlet

    Aşırı korumacı bulunan ve kişisel tercihlere karışan yönetim için kullanılan, onaylamayan bir terim.

    Critics denounced the sugar tax as another lurch towards the nanny state.

    Eleştirenler şeker vergisini, dadı devlete doğru bir savrulma daha sayarak yerdi.

  • 54
    laissez-faireadjectiveformaltechnical

    bırakınız yapsınlar (asgari devlet müdahalesi)

    Ekonomiye ve topluma devletin en az düzeyde karışmasını savunan.

    His laissez-faire instincts left him reluctant to regulate the banks.

    Bırakınız yapsınlar eğilimi, bankaları düzenleme konusunda onu isteksiz bıraktı.

  • 55
    entitlementnountechnical

    hak edilmiş sosyal yardım

    İnsanların emeklilik ya da sağlık gibi hukuken almaya hakkı olduğu devlet yardımı.

    Reforming entitlements like pensions is politically toxic.

    Emeklilik gibi hak edilmiş yardımlarda reform yapmak siyaseten zehirlidir.

  • 56
    means-testedadjectivetechnical

    gelir testine bağlı

    Bir yardım için, yalnızca geliri ya da varlığı belirlenen eşiğin altında kalanlara verilen.

    The grant is means-tested, so wealthier families receive nothing.

    Yardım gelir testine bağlıdır, bu yüzden varlıklı aileler hiçbir şey almaz.

  • 57
    safety netnounneutral

    sosyal güvenlik ağı

    İnsanları yoksulluktan ve sefaletten korumayı amaçlayan devlet yardımları düzeni.

    Years of cuts had worn the social safety net dangerously thin.

    Yıllarca süren kesintiler, sosyal güvenlik ağını tehlikeli biçimde inceltmişti.

  • 58
    underclassnounformal

    alt sınıf (en yoksun kesim)

    Toplumun en dezavantajlı, ana ekonomik yaşamın dışına itilmiş katmanı.

    Deindustrialisation left behind a permanent underclass in the old mill towns.

    Sanayisizleşme, eski fabrika kasabalarında kalıcı bir alt sınıf bıraktı.

  • 59
    gentrificationnounneutral

    soylulaştırma

    Varlıklı sakinlerin taşınmasıyla yoksul bir kent bölgesinin dönüşmesi ve çoğu zaman eski topluluğun yerinden edilmesi.

    Rapid gentrification pushed long-time residents out of the neighbourhood.

    Hızlı soylulaştırma, uzun yıllardır orada yaşayanları mahalleden çıkardı.

  • 60
    apartheidnounneutral

    apartheid (ırk ayrımı rejimi)

    Devlet eliyle uygulanan, kurumsallaşmış ırk ayrımı ve ayrımcılık düzeni.

    The struggle against apartheid drew support from around the world.

    Apartheid'a karşı mücadele dünyanın her yerinden destek gördü.

  • 61
    segregationnounneutral

    ayrıştırma (ırk ayrımı)

    Özellikle ırk temelinde grupların kamusal yaşamda ve kurumlarda zorla ayrı tutulması.

    Racial segregation in schools was finally ruled unconstitutional.

    Okullardaki ırk ayrımı sonunda anayasaya aykırı bulundu.

  • 62
    assimilationnounformal

    asimilasyon

    Bir azınlık grubunun, kimi zaman baskı yoluyla, geniş toplumun kültürünü benimseme süreci.

    The policy demanded complete cultural assimilation of newcomers.

    Politika, yeni gelenlerin kültürel olarak tümüyle asimile olmasını dayatıyordu.

  • 63
    whistleblowernounneutral

    ifşacı (içeriden bildiren)

    Bir kuruluşun ya da yönetimin içindeki usulsüzlüğü, yolsuzluğu veya hukuka aykırılığı açığa çıkaran kişi.

    The whistleblower leaked thousands of documents to the press.

    İfşacı, binlerce belgeyi basına sızdırdı.

  • 64
    dog whistlenouninformal

    üstü kapalı çağrı (belli bir kesime)

    Başkalarına masum gelirken hedef kitleye tartışmalı bir anlam ileten şifreli siyasi mesaj.

    Talk of 'inner-city crime' was widely read as a racial dog whistle.

    Kent içi suç söylemi, yaygın biçimde ırkçı bir üstü kapalı çağrı olarak okundu.

  • 65
    wedge issuenounneutral

    ayrıştırıcı gündem konusu

    Rakibin ittifakını çatlatmak ya da kendi tabanını harekete geçirmek için bilerek gündeme getirilen ayrıştırıcı konu.

    Immigration became the wedge issue that fractured the governing coalition.

    Göç, iktidar koalisyonunu parçalayan ayrıştırıcı gündem konusu hâline geldi.

  • 66
    echo chambernounneutral

    yankı odası

    İnsanların yalnızca kendi görüşlerini pekiştiren fikirlerle karşılaştığı ve siyasi kutuplaşmayı derinleştiren ortam.

    Social media algorithms trap users in ideological echo chambers.

    Sosyal medya algoritmaları, kullanıcıları ideolojik yankı odalarına hapsediyor.

  • 67
    ideologuenounformalpejorative

    ideolog (katı doktrinci)

    Bir siyasi ideolojinin katı, doktrinci savunucusu; çoğu zaman uzlaşmaya yanaşmaz.

    He was a pragmatist surrounded by uncompromising ideologues.

    Uzlaşmaz ideologlarla çevrili bir pragmatistti.

  • 68
    sectarianadjectiveformal

    mezhepçi

    Dinî ya da siyasi gruplar arasındaki katı ve çoğu zaman düşmanca bölünmelere ilişkin.

    The country slid into sectarian violence after the regime fell.

    Rejim düştükten sonra ülke mezhepçi şiddete sürüklendi.

  • 69
    factionnounneutral

    hizip

    Daha büyük bir parti ya da hareket içindeki örgütlü muhalif grup.

    The party was torn apart by warring factions.

    Parti, birbiriyle çekişen hizipler yüzünden paramparça oldu.

  • 70
    schismnounformal

    bölünme (derin ayrışma)

    Bir parti, hareket ya da kurum içindeki derin ve resmî yarılma.

    The leadership contest exposed a schism that never truly healed.

    Liderlik yarışı, hiçbir zaman gerçekten kapanmayan bir bölünmeyi açığa çıkardı.

  • 71
    defectornounneutral

    saf değiştiren

    Partisini, davasını ya da ülkesini bırakıp karşı tarafa geçen kişi.

    A high-profile defector crossed the floor to join the opposition.

    Saf değiştiren tanınmış bir isim, muhalefete katılmak için karşı sıraya geçti.

  • 72
    envoynounformal

    özel temsilci, elçi

    Müzakerelerde bir hükûmeti temsil etmek üzere gönderilen resmî görevli ya da diplomat.

    A special envoy was dispatched to broker a ceasefire.

    Ateşkes sağlamak için özel bir temsilci görevlendirildi.

  • 73
    embargonounformaltechnical

    ambargo

    Belirli bir ülkeyle ticaretin ya da ticari faaliyetin resmen yasaklanması.

    The arms embargo was tightened after the latest atrocities.

    Son vahşetlerin ardından silah ambargosu sıkılaştırıldı.

  • 74
    governancenounformaltechnical

    yönetişim

    Bir devletin, kurumun ya da örgütün yönetilme biçimi ve niteliği.

    Donors demanded better governance as a condition of the aid.

    Bağışçılar, yardımın koşulu olarak daha iyi bir yönetişim talep etti.

  • 75
    apparatchiknounformalpejorative

    parti bürokratı (aparatçik)

    Bir siyasi partinin ya da bürokratik aygıtın sadık, çoğu zaman sorgulamayan görevlisi.

    He rose through the ranks as a grey, reliable party apparatchik.

    Silik ama güvenilir bir parti bürokratı olarak kademeleri tırmandı.

  • 76
    constituentnounneutral

    seçmen (temsil edilen kişi)

    Seçilmiş bir görevlinin temsil ettiği seçmen ya da bölge sakini.

    She held a surgery every Friday to meet her constituents.

    Seçmenleriyle görüşmek için her cuma bir görüşme saati düzenliyordu.

  • 77
    demographicnountechnical

    demografik kesim

    Yaş ya da gelir gibi ortak özelliklerle tanımlanan belirli bir nüfus kesimi.

    The party haemorrhaged support among younger demographics.

    Parti, genç demografik kesimlerdeki desteğini büyük ölçüde yitirdi.

  • 78
    graftnounneutralNorth American

    vurgun, rüşvetçilik (Kuzey Amerika kullanımı)

    Siyasi makamın, özellikle rüşvet ve komisyon yoluyla dürüst olmayan kişisel kazanç için kullanılması. Bu anlamda ağırlıklı olarak Kuzey Amerika'da kullanılır; İngiliz İngilizcesinde aynı sözcük sıkı çalışma, emek anlamına gelir ve iki anlam birbirine karıştırılmamalıdır.

    The mayor's career ended in a scandal of petty graft and kickbacks.

    Belediye başkanının kariyeri, küçük çaplı vurgun ve komisyon skandalıyla sona erdi.

  • 79
    firebrandnounneutral

    ateşli kışkırtıcı

    Güçlü siyasi duyguları kabartan tutkulu ve karizmatik kışkırtıcı.

    Once a left-wing firebrand, she had mellowed into a cautious elder of the party.

    Bir zamanlar solun ateşli kışkırtıcısıyken, partinin temkinli bir duayenine dönüşmüştü.

  • 80
    franchisenounformal

    oy hakkı (seçme yetkisi)

    Kamusal seçimlerde oy verme hakkı.

    The campaign to extend the franchise to women lasted decades.

    Oy hakkının kadınlara genişletilmesi kampanyası onlarca yıl sürdü.

  • 81
    special electionnounneutralAmerican English

    ara seçim (Amerikan İngilizcesi)

    Dönem ortasında boşalan bir koltuğu doldurmak için olağan takvimin dışında yapılan seçimi anlatan Amerikan İngilizcesi terim.

    A special election was called after the congressman resigned in disgrace.

    İstifa eden bir kongre üyesinin yerine dönem dışı bir oylama yapıldı.

  • 82
    floating voternounneutralBritish English

    kararsız seçmen (İngiliz İngilizcesi)

    Sabit bir parti bağlılığı olmayan ve her iki yöne de ikna edilebilen kararsız seçmeni anlatan İngiliz İngilizcesi terim.

    The manifesto was carefully pitched to win over floating voters in marginal constituencies.

    Politika belgesi, çekişmeli bölgelerdeki kararsız seçmenleri ikna etmeyi amaçlıyordu.

Her yerde öğrenin, internet olmasa bile

Desteleri telefonunuza indirin, internet olmadan çalışın. Yolculukta, uçakta ya da çekimin zayıf olduğu her yerde idealdir.

Siyaset haberlerinde kelimeler gündelik anlamlarından sıyrılır. Cumhurbaşkanı, meclis, bakan, seçim, oy gibi devlet terimlerini; demokrasi, özgürlük, haklar, hukuk ve politika gibi kavramları; eşitlik, yoksulluk, göç, protesto gibi toplumsal başlıkları; vatandaş, vergi, kamu, resmî gibi sözcükleri ileri seviyede ele alıyor. Ciddi yayınları takip edip kendi tezinizi savunabilirsiniz. Bir tartışma programında tarafların ne dediğini kaçırmazsınız.

Siyaset ve toplum için diğer seviyeler

C2 seviyesinde daha fazla İngilizce kelime bilgisi