Hukuk ve adalet
Suç, mahkeme, polis ve yargı sisteminin kendine özgü dili.
Kütüphaneme ekle
Bu desteyi kaydetmek ve ilerlemeni takip etmek için ücretsiz kaydol
65 kelime
Tanımların dili:: Türkçe- 1mens reanountechnicalformal
manevi unsur (suç kastı)
Suçun manevi unsurunu, yani suç işleme kastını ifade eden Latince hukuk terimi
Without proving mens rea, the prosecution cannot establish that it was murder rather than an accident.
Kast kanıtlanmadan iddia makamı olayın kaza değil cinayet olduğunu ortaya koyamaz.
- 2actus reusnountechnicalformal
maddi unsur (suç teşkil eden fiil)
Suçu oluşturan maddi fiili ya da davranışı ifade eden Latince hukuk terimi
The actus reus was never in dispute; everyone agreed he pulled the trigger.
Maddi fiil hiç tartışma konusu olmadı; tetiği onun çektiğinde herkes hemfikirdi.
- 3affidavitnountechnicalformal
yeminli beyanname
Yemin ile doğrulanan ve delil olarak kullanılan yazılı beyan
She signed an affidavit swearing she had never met the defendant.
Sanıkla hiç tanışmadığına yemin ederek yeminli beyanname imzaladı.
- 4depositionnountechnicalformal
yeminli ön ifade
Duruşmadan önce mahkeme dışında alınan yeminli ifade; ABD yargılamalarında yaygındır
During his deposition, the executive contradicted three of his earlier emails.
Yeminli ön ifadesi sırasında yönetici, daha önceki e-postalarının üçüyle çelişti.
- 5arraignverbtechnicalformal
sorgu için mahkemeye çıkarmak
Sanığı, suçlamaları dinlemesi ve beyanda bulunması için resmen mahkeme önüne çıkarmak
He was arraigned on three counts of fraud and pleaded not guilty to all of them.
Üç ayrı dolandırıcılık suçlamasıyla mahkemeye çıkarıldı ve hepsini reddetti.
- 6plea bargainnounneutral
savunma pazarlığı
Sanığın, daha hafif bir suçlama ya da ceza karşılığında suçunu kabul ettiği anlaşma
Rather than risk a trial, she accepted a plea bargain and got two years instead of ten.
Yargılanma riskini almak yerine savunma pazarlığını kabul etti ve on yıl yerine iki yıl aldı.
- 7contempt of courtexpressiontechnicalformal
mahkemeye saygısızlık
Mahkemenin otoritesine meydan okuyan ya da onu hiçe sayan davranış
The journalist was held in contempt of court for refusing to name her source.
Gazeteci, kaynağının adını vermeyi reddettiği için mahkemeye saygısızlıktan cezalandırıldı.
- 8mitigating circumstancesexpressionformal
hafifletici sebepler
Ahlaki ya da hukuki kusuru azaltan ve cezayı hafifletebilecek etkenler
The judge cited his age and his cooperation as mitigating circumstances.
Hâkim, yaşını ve iş birliğini hafifletici sebepler olarak gösterdi.
- 9aggravatingadjectiveformaltechnical
ağırlaştırıcı
Bir suçu daha ağır hâle getiren ve daha sert cezayı gerektiren etkenleri niteler
The fact that he targeted an elderly victim was treated as an aggravating factor.
Yaşlı bir kişiyi hedef almış olması ağırlaştırıcı bir etken sayıldı.
- 10duressnounformal
ikrah, cebir
Birini bir şey yapmaya zorlamak için kullanılan hukuka aykırı baskı ya da tehdit; hukuki bir savunma olabilir
She claimed she had signed the confession under duress.
İtirafı ikrah altında imzaladığını ileri sürdü.
- 11coercionnounformal
zorlama, baskı
Birini güç ya da yıldırma yoluyla bir şey yapmaya mecbur bırakma
The contract was void because it had been obtained through coercion.
Sözleşme zorlama yoluyla elde edildiği için geçersizdi.
- 12entrapmentnountechnicalformal
suça azmettirme (kolluk eliyle)
Kolluk görevlilerinin, bir kişiyi normalde işlemeyeceği bir suça yöneltmesi
His lawyer argued entrapment, claiming the undercover officer had practically begged him to sell the drugs.
Avukatı, sivil polisin neredeyse yalvararak uyuşturucu sattırdığını söyleyerek suça azmettirme savunması yaptı.
- 13slandernounformaltechnical
sözlü hakaret
Bir kişinin itibarına zarar veren sözlü karalama
He sued his former partner for slander after the remarks at the conference.
Konferanstaki sözleri nedeniyle eski ortağına sözlü hakaretten dava açtı.
- 14larcenynountechnicalformal
hırsızlık (hukuk terimi)
Başkasının malının hukuka aykırı biçimde alınması; hırsızlık için kullanılan resmî ve ağırlıklı olarak ABD'ye özgü terim
He was charged with grand larceny after stealing the car.
Arabayı çaldıktan sonra nitelikli hırsızlıkla suçlandı.
- 15racketeeringnountechnical
organize suç faaliyeti
Çoğu zaman organize suçla bağlantılı olarak yasadışı bir iş ya da haraç düzeni işletme
The indictment charged the family with racketeering and money laundering.
İddianame, aileyi organize suç faaliyeti ve kara para aklamayla suçladı.
- 16conspiracynounneutraltechnical
suç işlemek için anlaşma
İki ya da daha fazla kişinin hukuka aykırı bir eylemi gerçekleştirmek üzere anlaşması
They were convicted of conspiracy to commit fraud, even though the scheme never paid out.
Plan hiç işlemediği hâlde dolandırıcılık için anlaşmaktan mahkûm edildiler.
- 17collusionnounformal
gizli anlaşma, danışıklık
Başkalarını aldatmak ya da dolandırıcılık yapmak için gizlice iş birliği yapma
Investigators found clear evidence of collusion between the two firms to rig the bids.
Müfettişler, ihaleye fesat karıştırmak için iki firma arasında açık bir gizli anlaşma kanıtı buldu.
- 18accessorynountechnicalformal
yardım eden (fer'i fail)
Asıl fail olmaksızın, suçtan önce ya da sonra faile yardım eden kişi
She was charged as an accessory after the fact for helping him hide the weapon.
Silahı saklamasına yardım ettiği için suç sonrası yardım edenlerden sayılarak suçlandı.
- 19aid and abetexpressiontechnicalformal
suça yardım ve teşvik etmek
Bir suçun işlenmesinde birine yardım etmek ve onu teşvik etmek
He was convicted of aiding and abetting the robbery by driving the getaway car.
Kaçış aracını kullanarak soyguna yardım ve teşvikten mahkûm edildi.
- 20exculpatoryadjectivetechnicalformal
suçsuzluğu gösteren
Özellikle deliller için, bir kişiyi kusurdan ya da suçtan aklamaya yarayan
The prosecution was accused of withholding exculpatory evidence from the defence.
İddia makamı, suçsuzluğu gösteren delilleri savunmadan gizlemekle suçlandı.
- 21tortnountechnical
haksız fiil
Sözleşme ihlali dışında kalan ve hukukun bir giderim öngördüğü özel hukuk ihlali
Negligence is the most common tort brought before the civil courts.
İhmal, hukuk mahkemelerine taşınan en yaygın haksız fiildir.
- 22injunctionnountechnicalformal
ihtiyati tedbir kararı
Bir tarafa bir şey yapmasını ya da yapmaktan kaçınmasını emreden mahkeme kararı
The company obtained an injunction to stop the newspaper publishing the article.
Şirket, gazetenin yazıyı yayımlamasını engellemek için ihtiyati tedbir kararı aldı.
- 23summonsnounformaltechnical
mahkeme celbi
Bir kişiye mahkeme önüne çıkmasını emreden resmî çağrı
He ignored the summons and a warrant was issued for his arrest.
Mahkeme celbini görmezden geldi ve hakkında tutuklama emri çıkarıldı.
- 24quashverbformaltechnical
iptal etmek
Bir mahkûmiyeti, kararı ya da hukuki işlemi resmen ortadan kaldırmak
The appeal court quashed his conviction after the new evidence emerged.
Yeni deliller ortaya çıkınca istinaf mahkemesi mahkûmiyetini iptal etti.
- 25overturnverbneutral
bozmak (kararı)
Özellikle temyizde, önceki bir kararı ya da hükmü tersine çevirmek
The higher court overturned the original ruling and ordered a retrial.
Üst mahkeme ilk kararı bozdu ve yeniden yargılanmasına hükmetti.
- 26appellantnountechnicalformal
temyiz eden
Bir mahkeme kararını üst mahkemeye taşıyan taraf
The appellant argued that the trial judge had misdirected the jury.
Temyiz eden taraf, ilk derece hâkiminin jüriyi yanlış yönlendirdiğini ileri sürdü.
- 27adjudicateverbformaltechnical
karara bağlamak
Uyuşmazlık konusu bir mesele hakkında resmî bir hüküm vermek
An independent panel was appointed to adjudicate the dispute.
Uyuşmazlığı karara bağlamak için bağımsız bir kurul görevlendirildi.
- 28arbitrationnounformaltechnical
tahkim
Bir uyuşmazlığın mahkeme dışında tarafsız bir üçüncü kişi tarafından çözülmesi
The contract requires both parties to go to arbitration before suing.
Sözleşme, iki tarafın dava açmadan önce tahkime gitmesini zorunlu kılıyor.
- 29mediationnounneutraltechnical
arabuluculuk
Tarafsız bir üçüncü kişinin, uyuşmazlık içindeki tarafların gönüllü anlaşmaya varmasına yardım ettiği süreç
The couple opted for mediation rather than a contested divorce.
Çift, çekişmeli bir boşanma yerine arabuluculuğu tercih etti.
- 30malfeasancenounformaltechnical
görevi kötüye kullanma
Özellikle bir kamu görevlisinin işlediği hukuka aykırı davranış ya da suistimal
The inquiry uncovered widespread malfeasance at the highest levels of the agency.
Soruşturma, kurumun en üst kademelerinde yaygın bir görevi kötüye kullanma düzenini ortaya çıkardı.
- 31recidivismnountechnicalformal
suç tekerrürü
Hüküm giymiş bir suçlunun yeniden suç işleme eğilimi
Rehabilitation programmes are designed to reduce recidivism among young offenders.
Rehabilitasyon programları, genç suçlular arasındaki suç tekerrürünü azaltmak için tasarlanmıştır.
- 32incarcerateverbformal
hapsetmek
Özellikle yasal bir ceza olarak birini hapsetmek ya da alıkoymak
Thousands are incarcerated each year for non-violent offences.
Her yıl binlerce kişi şiddet içermeyen suçlar nedeniyle hapsediliyor.
- 33clemencynounformal
cezanın bağışlanması
Özellikle cezayı hafifleterek bir suçluya gösterilen merhamet ya da hoşgörü
His family appealed to the governor for clemency hours before the execution.
Ailesi, infazdan saatler önce validen cezanın bağışlanmasını istedi.
- 34pardonnounformal
af
Bir suçu bağışlayan ve cezasını ortadan kaldıran resmî işlem
The president granted him a full pardon on his last day in office.
Başkan, görevdeki son gününde onu tamamen affetti.
- 35reprievenounformal
infazın ertelenmesi
Özellikle idam cezasında, cezanın resmen ertelenmesi ya da kaldırılması
The condemned man was granted a last-minute reprieve.
İdam mahkûmuna son dakikada infazın ertelenmesi kararı çıktı.
- 36commuteverbformaltechnical
daha hafif cezaya çevirmek
Bir mahkeme cezasını daha hafif bir cezaya indirmek
His death sentence was commuted to life imprisonment.
İdam cezası müebbet hapse çevrildi.
- 37restitutionnounformaltechnical
zararın tazmini
Kaybedilen ya da alınan şeyin geri verilmesi veya karşılanması; mağdura yapılan ödeme
The court ordered him to pay restitution to the families he had defrauded.
Mahkeme, dolandırdığı ailelerin zararını tazmin etmesine hükmetti.
- 38impunitynounformal
cezasızlık
Cezadan ya da eylemlerin sonuçlarından muaf olma
For years the cartel operated with complete impunity.
Kartel yıllarca tam bir cezasızlıkla faaliyet gösterdi.
- 39jurisprudencenountechnicalformal
hukuk doktrini, içtihat
Hukuk kuramı ya da felsefesi; bir konudaki yerleşik içtihat bütünü
This ruling will reshape jurisprudence on privacy for a generation.
Bu karar, mahremiyete ilişkin içtihadı bir kuşak boyunca yeniden şekillendirecek.
- 40statute of limitationsexpressiontechnicalformal
zamanaşımı
Bir olaydan sonra hukuki sürecin başlatılabileceği azami süreyi belirleyen kural
The case was dismissed because the statute of limitations had expired.
Zamanaşımı dolduğu için dava reddedildi.
- 41double jeopardyexpressiontechnicalformal
aynı suçtan iki kez yargılanmama ilkesi
Hiç kimsenin aynı suçtan iki kez yargılanamayacağı hukuk ilkesi
He couldn't be retried for the killing because of double jeopardy.
Aynı suçtan iki kez yargılanmama ilkesi nedeniyle öldürme olayından yeniden yargılanamadı.
- 42self-incriminationnountechnicalformal
kendini suçlama
Kişinin kendi beyanlarıyla kendini kovuşturma riskine sokması
He invoked his right against self-incrimination and refused to answer.
Kendini suçlamama hakkını kullandı ve soruları yanıtlamayı reddetti.
- 43presumption of innocenceexpressionformaltechnical
masumiyet karinesi
Sanığın, suçluluğu kanıtlanana kadar masum sayılması ilkesi
Trial by media erodes the presumption of innocence.
Medya yoluyla yargılama masumiyet karinesini aşındırır.
- 44burden of proofexpressionformaltechnical
ispat yükü
Bir yargılamada kendi iddiasını kanıtlama yükümlülüğü
In a criminal trial, the burden of proof rests with the prosecution.
Ceza yargılamasında ispat yükü iddia makamındadır.
- 45circumstantial evidenceexpressiontechnicalformal
dolaylı delil
Bir olguyu doğrudan kanıtlamak yerine dolaylı olarak ortaya koyan delil
The conviction rested entirely on circumstantial evidence, with no eyewitness.
Mahkûmiyet tamamen dolaylı delillere dayanıyordu; hiç görgü tanığı yoktu.
- 46hearsaynountechnicalformal
duyuma dayalı beyan
Doğrudan bilgiye değil, başkalarından duyulanlara dayanan beyan; kural olarak delil sayılmaz
The judge ruled the statement inadmissible as hearsay.
Hâkim, beyanın duyuma dayalı olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna hükmetti.
- 47corroborateverbformal
doğrulamak
Bir beyanı ya da delili teyit etmek veya desteklemek
Two independent witnesses corroborated her account of the night.
Birbirinden bağımsız iki tanık, o geceye ilişkin anlattıklarını doğruladı.
- 48recantverbformalliterary
ifadesini geri almak
Önceki bir beyanı ya da tanıklığı geri çekmek veya resmen reddetmek
The key witness recanted her testimony on the second day of the trial.
Kilit tanık, yargılamanın ikinci gününde ifadesini geri aldı.
- 49under oathexpressionformal
yemin altında
Hukuki bir ortamda doğruyu söyleyeceğine yemin etmiş olarak
He lied under oath, which is why they later charged him with perjury.
Yemin altında yalan söyledi; bu yüzden sonradan yalan tanıklıkla suçlandı.
- 50pleanountechnicalformal
suçlamaya karşı beyan
Sanığın, bir suçlama karşısında suçlu olup olmadığına dair resmî açıklaması
He entered a plea of not guilty to all charges.
Bütün suçlamalara karşı suçsuz olduğunu beyan etti.
- 51counselnounformaltechnical
müdafi, vekil
Mahkemede bir tarafı temsil eden avukat ya da avukat ekibi
Defence counsel rose to object to the question.
Savunma müdafisi soruya itiraz etmek için ayağa kalktı.
- 52coronernounneutraltechnical
adli tabip
Ani, şiddet içeren ya da başka bir nedenle şüpheli ölümleri soruşturan görevli. Türk hukukunda birebir karşılığı yoktur; bu işi cumhuriyet savcısı ile adli tabip birlikte yürütür
The coroner recorded a verdict of unlawful killing.
Adli tabip, ölümün hukuka aykırı bir öldürme olduğu yönünde kanaat bildirdi.
- 53inquestnounformaltechnical
ölüm soruşturması
Özellikle ani ya da şiddet içeren bir ölümün nedenine ilişkin yargısal soruşturma
The inquest concluded that the crash had been an accident.
Ölüm soruşturması, çarpışmanın bir kaza olduğu sonucuna vardı.
- 54forensicadjectivetechnical
adli
Suçun bilimsel yöntemlerle araştırılmasına ya da mahkemelere ilişkin olan
Forensic analysis of the fibres linked him directly to the scene.
Liflerin adli incelemesi onu doğrudan olay yerine bağladı.
- 55money launderingnounneutraltechnical
kara para aklama
Paranın yasadışı kaynağını gizleyerek onu meşru göstermeye çalışma süreci
The casinos were used as a front for large-scale money laundering.
Kumarhaneler büyük ölçekli kara para aklama için paravan olarak kullanıldı.
- 56abscondverbformal
firar etmek
Özellikle nezaretten kaçmak ya da kovuşturmadan kurtulmak için gizlice ve aceleyle uzaklaşmak
He absconded while out on bail and hasn't been seen since.
Kefaletle serbestken firar etti ve o günden beri görülmedi.
- 57extraditeverbformaltechnical
iade etmek (suçluyu)
Bir şüpheliyi ya da hükümlüyü, arandığı başka bir ülkeye teslim etmek
The court ruled that he could be extradited to face fraud charges abroad.
Mahkeme, yurt dışında dolandırıcılık suçlamalarıyla yargılanmak üzere iade edilebileceğine hükmetti.
- 58obstruction of justiceexpressiontechnicalformal
adaleti engelleme
Hukukun işleyişine ya da bir soruşturmaya müdahale etme suçu
Shredding the documents led to a charge of obstruction of justice.
Belgelerin imha edilmesi adaleti engelleme suçlamasına yol açtı.
- 59whistleblowernounneutral
ifşacı, bilgi uçuran
Bir kurum içindeki yasadışı ya da etik dışı faaliyeti ifşa eden kişi
The fraud only came to light because a whistleblower contacted the regulator.
Dolandırıcılık, ancak bir ifşacı düzenleyici kuruma ulaştığı için ortaya çıktı.
- 60mistrialnountechnicalformal
hükümsüz yargılama
Usul hatası ya da jürinin uzlaşamaması nedeniyle geçersiz sayılan yargılama
The judge declared a mistrial after the jury was found to have read press coverage.
Jürinin basın haberlerini okuduğu anlaşılınca hâkim yargılamayı hükümsüz ilan etti.
- 61hung juryexpressionneutraltechnical
karara varamayan jüri
Bir karar için gereken uzlaşmaya ulaşamayan jüri
After four days of deliberation, the result was a hung jury.
Dört günlük müzakerenin ardından jüri karara varamadı.
- 62suspended sentenceexpressiontechnicalformal
ertelenmiş hapis cezası
Suçlu yeni bir suç işlemedikçe infaz edilmeyen hapis cezası
He received a two-year suspended sentence and walked free from court.
İki yıl ertelenmiş hapis cezası aldı ve mahkemeden serbest çıktı.
- 63habeas corpusnountechnicalformal
habeas corpus (kişi özgürlüğünün güvencesi)
Hukuka aykırı alıkoymaya karşı koruma sağlayan hukuk ilkesi ve bu ilkeye dayanan emirname
His lawyers filed a writ of habeas corpus to force the state to justify his continued detention.
Avukatları, devleti tutukluluğunun devamını gerekçelendirmeye zorlamak için habeas corpus başvurusu yaptı.
- 64prima facieadjectivetechnicalformal
ilk bakışta, prima facie
İlk izlenime dayanan; aksi kanıtlanana kadar doğru kabul edilen
The prosecution established a prima facie case, so the trial proceeded.
İddia makamı ilk bakışta yeterli bir dava ortaya koydu ve yargılama devam etti.
- 65bailiffnounneutraltechnical
mübaşir, icra memuru
Duruşma salonunda düzeni sağlayan ya da mahkeme kararlarını infaz eden görevli. ABD'de salon görevlisini, İngiltere'de haciz ve tahliye gibi kararları uygulayan görevliyi anlatır
The bailiff escorted the jury back into the courtroom.
Mübaşir jüriyi duruşma salonuna geri getirdi.
Her yerde öğrenin, internet olmasa bile
Desteleri telefonunuza indirin, internet olmadan çalışın. Yolculukta, uçakta ya da çekimin zayıf olduğu her yerde idealdir.
Hukukta yanlış kelime, yanlış anlam demektir. Mahkeme, hâkim, avukat, duruşma ve karar; hırsızlık, dolandırıcılık, cinayet; polis, tutuklamak, soruşturmak, delil, şüpheli; suçlu, masum, ceza, hapis ve haklar tam karşılıklarıyla veriliyor. İleri seviyeye göre seçilen bu kesinlik, bir davayı haberlerden takip etmenizi ve adalet üzerine doğru terimlerle konuşmanızı sağlıyor.