c2Kelime paketi

Soyut kavramlar

Düşünceler, değerler ve bunları tartışmaya yarayan sözcükler.

76 kelime
İngilizce kelime bilgisi

Kütüphaneme ekle

Bu desteyi kaydetmek ve ilerlemeni takip etmek için ücretsiz kaydol

76 kelime

Tanımların dili:: Türkçe
  • 1
    epistemologynounformaltechnical

    epistemoloji, bilgi kuramı

    Felsefenin; bilginin doğası, kaynakları ve sınırlarıyla ilgilenen dalı.

    Her thesis tackles a thorny question in epistemology: how can we ever know that we know anything?

    Tezi, epistemolojinin çetin bir sorusunu ele alıyor: bir şeyi bildiğimizi nasıl bilebiliriz?

  • 2
    ontologynounformaltechnical

    ontoloji, varlıkbilim

    Felsefenin varlık, var oluş ve var olanların türleriyle ilgilenen dalı.

    Whether numbers actually exist is a classic problem of ontology.

    Sayıların gerçekten var olup olmadığı, ontolojinin klasik bir sorunudur.

  • 3
    dialecticnounformaltechnical

    diyalektik

    Karşıt düşünceler arasındaki gerilim ve bu gerilimin çözülmesi yoluyla ilerleyen akıl yürütme yöntemi.

    History, in his view, unfolds through a dialectic of progress and reaction.

    Ona göre tarih, ilerleme ile gericilik arasındaki bir diyalektik içinde açılır.

  • 4
    syllogismnounformaltechnical

    tasım, kıyas

    İki öncülden bir sonucun çıkarıldığı biçimsel mantık savı.

    All men are mortal, Socrates is a man, therefore Socrates is mortal — the textbook syllogism.

    Bütün insanlar ölümlüdür, Sokrates insandır, öyleyse Sokrates ölümlüdür; ders kitaplarındaki tasım.

  • 5
    axiomnounformaltechnical

    aksiyom, belit

    Kendiliğinden doğru kabul edilen ve akıl yürütmenin başlangıç noktası olarak alınan önerme.

    She treats kindness not as a strategy but as an axiom of how to live.

    İyiliği bir strateji olarak değil, nasıl yaşanacağına dair bir aksiyom olarak görüyor.

  • 6
    tautologynounformaltechnical

    totoloji, gereksiz yineleme

    Kendi tanımı gereği doğru olan ifade ya da aynı düşüncenin gereksiz yere yinelenmesi.

    Saying 'it is what it is' is a comforting tautology that explains nothing.

    'Olan oldu' demek, hiçbir şeyi açıklamayan ama rahatlatan bir totolojidir.

  • 7
    sophistrynounformalpejorative

    safsata, laf cambazlığı

    Aydınlatmaktan çok yanıltmayı amaçlayan, zekice ama bilerek aldatıcı akıl yürütme.

    Strip away the sophistry and his argument amounts to 'because I say so'.

    Safsatayı bir kenara bırakırsanız savı 'çünkü ben öyle diyorum'dan ibaret.

  • 8
    solipsismnounformaltechnical

    tekbencilik, solipsizm

    Yalnızca kişinin kendi zihninin varlığından emin olunabileceğini savunan felsefi görüş; genişletilmiş anlamda aşırı benmerkezcilik.

    Taken to its logical end, his skepticism slides into total solipsism.

    Mantıksal ucuna götürüldüğünde şüpheciliği tam bir tekbenciliğe kayıyor.

  • 9
    relativismnounformaltechnical

    görecelik, rölativizm

    Doğrunun, bilginin ya da ahlakın yalnızca bağlama göre var olduğunu, mutlak bir ölçüsünün bulunmadığını savunan öğreti.

    Moral relativism makes it hard to condemn anything as simply wrong.

    Ahlaki görecelik, herhangi bir şeyi düpedüz yanlış diye mahkûm etmeyi zorlaştırır.

  • 10
    nihilismnounformal

    nihilizm, hiççilik

    Hayatta özsel bir anlamın, değerin ya da ahlaki doğrunun bulunduğunu reddetme.

    There's a streak of nihilism in his work, a sense that nothing finally matters.

    Yapıtlarında bir nihilizm damarı, sonuçta hiçbir şeyin önemli olmadığı duygusu var.

  • 11
    empiricismnounformaltechnical

    deneycilik, ampirizm

    Bilginin öncelikle duyusal deneyimden ve gözlemden geldiğini savunan kuram.

    Modern science grew out of an empiricism that trusted observation over received authority.

    Modern bilim, gözlemi aktarılan otoriteye yeğleyen bir deneycilikten doğdu.

  • 12
    dogmanounformal

    dogma, sorgulanamaz inanç

    Tartışılmaz biçimde doğru diye ortaya konan, sorgulanmaya kapalı ilke ya da inançlar bütünü.

    He challenged the reigning economic dogma that markets always know best.

    Piyasaların her zaman en iyisini bildiği yönündeki egemen iktisadi dogmaya karşı çıktı.

  • 13
    doctrinenounformal

    doktrin, öğreti

    Bir grubun, kilisenin ya da düşünce okulunun benimsediği, resmî olarak ortaya konmuş öğretiler bütünü.

    The ruling rests on a long-standing legal doctrine about reasonable doubt.

    Karar, makul şüpheye ilişkin köklü bir hukuk doktrinine dayanıyor.

  • 14
    tenetnounformal

    temel ilke

    Bir kişinin ya da grubun, daha geniş bir düşünce dizgesinin parçası olarak benimsediği temel ilke veya inanç.

    A central tenet of the movement is that no one is free until everyone is.

    Hareketin temel ilkelerinden biri, herkes özgür olmadıkça hiç kimsenin özgür olmadığıdır.

  • 15
    postulatenounformaltechnical

    koyut, postulat

    Akıl yürütmenin ya da savın dayanağı olarak kanıtsız kabul edilen önerme.

    His entire ethics rests on a single postulate: that all persons are equal in dignity.

    Bütün etik anlayışı tek bir koyuta dayanıyor: bütün insanlar onur bakımından eşittir.

  • 16
    corollarynounformaltechnical

    doğal sonuç

    Zaten kanıtlanmış ya da kabul edilmiş bir şeyden doğal olarak çıkan önerme veya sonuç.

    Greater freedom carries an unavoidable corollary: greater responsibility.

    Daha fazla özgürlük, kaçınılmaz bir doğal sonuç getirir: daha fazla sorumluluk.

  • 17
    synthesisnounformal

    sentez, bireşim

    Ayrı düşüncelerin ya da öğelerin tutarlı ve bütünlüklü bir yapıda birleştirilmesi.

    Her book is a remarkable synthesis of philosophy, history, and personal memoir.

    Kitabı; felsefenin, tarihin ve kişisel anıların dikkat çekici bir sentezi.

  • 18
    fortitudenounformalliterary

    metanet, dayanma gücü

    Acıya, zorluğa ya da sıkıntıya uzun süre katlanmadaki cesaret ve zihin gücü.

    She bore the long illness with a quiet fortitude that humbled everyone around her.

    Uzun hastalığına, çevresindeki herkesi mahcup eden sessiz bir metanetle katlandı.

  • 19
    prudencenounformal

    sağduyu, tedbirlilik

    Gereksiz riskten kaçınarak dikkatli, sağduyulu ve ileriyi görerek davranma niteliği.

    Financial prudence kept the company solvent when its rivals collapsed.

    Mali tedbirlilik, rakipleri batarken şirketi ayakta tuttu.

  • 20
    temperancenounformalliterary

    ölçülülük, itidal

    Özellikle iştahta, hazda ve duygularda ölçülü olma ve kendini tutma.

    The ancients prized temperance as the virtue that governs all the others.

    Eskiler ölçülülüğü, diğer bütün erdemleri yöneten erdem sayardı.

  • 21
    magnanimitynounformalliterary

    yüce gönüllülük, âlicenaplık

    Özellikle bir rakibe ya da elinin altındaki birine karşı gösterilen cömertlik ve gönül genişliği.

    He showed remarkable magnanimity in praising the man who had beaten him.

    Kendisini yenen adamı överek dikkat çekici bir yüce gönüllülük gösterdi.

  • 22
    equanimitynounformalliterary

    sükûnet, soğukkanlılık

    Özellikle zor ya da gerilimli durumlarda zihinsel dinginlik ve kendine hâkim olma.

    She received the bad news with surprising equanimity.

    Kötü haberi şaşırtıcı bir sükûnetle karşıladı.

  • 23
    probitynounformalliterary

    dürüstlük, ahlaki temizlik

    Özellikle güven ve para konularında tam bir ahlaki dürüstlük ve doğruluk.

    His financial probity was never once in question.

    Mali dürüstlüğü bir kez olsun sorgulanmadı.

  • 24
    rectitudenounformalliterary

    ahlaki doğruluk

    Ahlaken doğru davranış; doğru davranış ilkelerine sıkı sıkıya bağlılık.

    There was an almost severe rectitude about the old judge.

    Yaşlı yargıçta neredeyse sert denebilecek bir ahlaki doğruluk vardı.

  • 25
    candornounformal

    açık sözlülük (Amerikan yazımı)

    Anlatımda açıklık ve dürüstlük; gerçek rahatsız edici olsa bile onu saklamama. Amerikan yazımıdır; İngiliz yazımı 'candour' biçimindedir.

    I appreciated her candor; most people would have softened the criticism.

    Açık sözlülüğünü takdir ettim; çoğu insan eleştiriyi yumuşatırdı.

  • 26
    stoicismnounneutral

    stoacılık (şikâyetsiz katlanma)

    Zorluğa ya da acıya şikâyet etmeden ve duygu belli etmeden katlanma.

    He faced the diagnosis with a stoicism that worried his family more than panic would have.

    Teşhisi öyle istifini bozmadan karşıladı ki ailesi panikten bile daha çok kaygılandı.

  • 27
    gravitasnounformal

    ağırbaşlılık, vakar

    Saygı uyandıran onur, ciddiyet ve karakter ağırlığı.

    She brought a gravitas to the role that her predecessor had lacked.

    Role, kendisinden öncekinde bulunmayan bir ağırbaşlılık kattı.

  • 28
    sagacitynounformalliterary

    basiret, ileri görüşlü bilgelik

    Özellikle sonuçları önceden görmedeki keskin muhakeme ve pratik bilgelik.

    The deal succeeded thanks to her political sagacity.

    Anlaşma, onun siyasi basireti sayesinde başarıya ulaştı.

  • 29
    perspicacitynounformalliterary

    feraset, keskin kavrayış

    Kavrayış keskinliği; şeyleri derinlemesine sezip anlayabilme yetisi.

    Her perspicacity let her see through the excuse at once.

    Ferasetiyle bahaneyi anında fark etti.

  • 30
    acumennounformal

    pratik zekâ

    Özellikle iş ya da strateji gibi belirli bir alanda hızlı ve keskin muhakeme ile beceri.

    Her business acumen turned a failing shop into a chain within five years.

    Ticari zekâsı, batmakta olan bir dükkânı beş yılda zincire dönüştürdü.

  • 31
    discernmentnounformal

    ayırt etme yetisi

    Özellikle nitelik ya da karakter konusunda ince ayrımları görebilme ve isabetli karar verebilme yetisi.

    It takes discernment to tell genuine talent from mere confidence.

    Gerçek yeteneği yalnızca özgüvenden ayırmak ayırt etme yetisi ister.

  • 32
    circumspectionnounformal

    ihtiyat, temkinlilik

    Dikkatli bir uyanıklık; davranmadan önce bütün koşulları özenle tartma.

    He handled the negotiations with the circumspection of a man who had been burned before.

    Görüşmeleri, daha önce eli yanmış birinin ihtiyatıyla yürüttü.

  • 33
    forbearancenounformalliterary

    tahammül, müsamaha

    Sabırlı bir kendini tutma; özellikle hak edilmiş bir karşılığı vermekten kaçınma.

    I thank you for your forbearance during these long delays.

    Bu uzun gecikmeler boyunca gösterdiğiniz tahammül için teşekkür ederim.

  • 34
    tenacitynounneutral

    azim, yılmazlık

    Bir amaca ya da yola sıkı sıkıya bağlı kalma; inatçı kararlılık.

    Her sheer tenacity carried the project through when funding dried up.

    Fon kesildiğinde projeyi ayakta tutan şey katıksız azmiydi.

  • 35
    altruismnounformal

    özgecilik, diğerkâmlık

    Kimi zaman kendi zararına da olsa başkalarının iyiliğini gözeten, bencillikten uzak tutum.

    Cynics insist that pure altruism doesn't exist.

    Kuşkucular saf özgeciliğin var olmadığında ısrar eder.

  • 36
    benevolencenounformalliterary

    iyilikseverlik, hayırseverlik

    İyilik yapma eğilimi; başkalarına karşı duyulan sıcak iyi niyet.

    The foundation was built on the benevolence of a single anonymous donor.

    Vakıf, adı açıklanmayan tek bir bağışçının hayırseverliğiyle kuruldu.

  • 37
    fidelitynounformalliterary

    sadakat, bağlılık

    Bir kişiye, davaya ya da ilkeye duyulan sarsılmaz bağlılık; ayrıca aslına birebir uygunluk.

    His lifelong fidelity to his principles cost him every promotion.

    İlkelerine ömür boyu süren bağlılığı ona her terfiye mal oldu.

  • 38
    serendipitynounneutralliterary

    mutlu tesadüf

    Şanslı buluşların ya da olayların tümüyle rastlantı sonucu gerçekleşmesi.

    Their meeting was pure serendipity — a missed train and a shared umbrella.

    Tanışmaları tam bir mutlu tesadüftü: kaçırılan bir tren ve paylaşılan bir şemsiye.

  • 39
    futilitynounformalliterary

    beyhudelik

    Anlamsızlık; hiçbir işe yarar sonuç üretememe niteliği.

    After the tenth rejection, the sheer futility of it all began to wear on her.

    Onuncu reddedilişten sonra bütün bunların beyhudeliği onu yıpratmaya başladı.

  • 40
    transiencenounformalliterary

    geçicilik, fanilik

    Yalnızca kısa bir süre sürme niteliği; kalıcı olmama.

    There is a beauty in the transience of cherry blossom.

    Kiraz çiçeğinin geçiciliğinde bir güzellik vardır.

  • 41
    inevitabilitynounformal

    kaçınılmazlık

    Bir şeyin gerçekleşmesinin kesin ve önlenmesinin olanaksız olma niteliği.

    Looking back, the collapse has an air of inevitability, though no one saw it coming.

    Geriye bakınca çöküşte bir kaçınılmazlık havası var, oysa kimse onu önceden görmemişti.

  • 42
    proprietynounformal

    uygunluk, edep

    Kabul görmüş doğru ya da yerinde davranış ölçülerine uyma.

    He questioned the propriety of accepting a gift from a supplier.

    Bir tedarikçiden hediye kabul etmenin uygun olup olmadığını sorguladı.

  • 43
    decorumnounformal

    adap, görgü kuralları

    İyi zevke ve bir törenin ağırbaşlılığına yakışan davranış.

    The hecklers shattered the decorum of the ceremony.

    Laf atanlar törenin adabını darmadağın etti.

  • 44
    zeitgeistnounformal

    zamanın ruhu

    Belirli bir dönemi tanımlayan ruh, ruh hâli ya da fikirler bütünü.

    The film somehow captured the anxious zeitgeist of the decade.

    Film, on yılın kaygılı ruhunu bir biçimde yakalamıştı.

  • 45
    verisimilitudenounformalliterary

    gerçeğe benzerlik

    Özellikle kurmacada ya da temsilde, doğru veya gerçek görünme niteliği.

    The novel's verisimilitude comes from its unglamorous, exact detail.

    Romanın gerçeğe benzerliği, gösterişsiz ve kesin ayrıntısından geliyor.

  • 46
    predilectionnounformal

    yerleşik tercih, özel beğeni

    Bir şeye duyulan yerleşik tercih ya da özel bir beğeni.

    She has a marked predilection for the difficult and the obscure.

    Zor ve el değmemiş olana belirgin bir yatkınlığı var.

  • 47
    penchantnounneutral

    düşkünlük, merak

    Bir şeye duyulan güçlü ve alışkanlık hâline gelmiş eğilim veya sevgi.

    He has a penchant for dramatic exits.

    Dramatik çıkışlara düşkündür.

  • 48
    aptitudenounneutral

    yetenek, kabiliyet

    Belirli bir beceriyi edinmeye yönelik doğuştan gelen yetenek.

    She showed an early aptitude for languages.

    Dillere karşı erken yaşta bir yetenek gösterdi.

  • 49
    prowessnounformalliterary

    üstün beceri, maharet

    Belirli bir alanda ya da etkinlikte olağanüstü beceri, yetenek veya uzmanlık.

    His intellectual prowess was obvious, but he wore it lightly.

    Zihinsel üstünlüğü açıktı, ama bunu hiç hava atmadan taşırdı.

  • 50
    finessenounneutral

    incelik, zarafet

    Zor ya da hassas bir durumu ele almadaki rafine beceri ve incelik.

    She handled the awkward question with real finesse.

    Sıkıntılı soruyu gerçek bir incelikle karşıladı.

  • 51
    introspectionnounformal

    içe bakış, özdüşünüm

    Kişinin kendi düşüncelerini, duygularını ve güdülerini incelemesi.

    A little honest introspection might tell him why he keeps failing.

    Biraz dürüst bir içe bakış, neden sürekli başarısız olduğunu ona söyleyebilir.

  • 52
    deliberationnounformal

    enine boyuna düşünme, müzakere

    Bir karara varmadan önce yapılan dikkatli ve çoğu zaman uzun süren değerlendirme.

    After much deliberation, the jury returned a verdict.

    Uzun bir müzakerenin ardından jüri kararını açıkladı.

  • 53
    speculationnounneutral

    spekülasyon, tahmin yürütme

    Sağlam kanıt olmadan kuram ya da tahmin oluşturma.

    Until the report is published, the rest is pure speculation.

    Rapor yayımlanana kadar geri kalan her şey saf spekülasyondur.

  • 54
    suppositionnounformal

    varsayım, faraziye

    Akıl yürütmenin dayanağı olarak kanıtsız biçimde doğru sayılan şey.

    The whole plan rests on the supposition that prices will keep rising.

    Bütün plan, fiyatların yükselmeye devam edeceği varsayımına dayanıyor.

  • 55
    extrapolationnounformaltechnical

    ekstrapolasyon (eldeki veriden öngörü)

    Bilinmeyeni kestirmek için bilinen bilgilerin ya da eğilimlerin ötesine uzatılması.

    The forecast is just an extrapolation of the last decade's growth.

    Tahmin, son on yılın büyümesinin ileriye uzatılmasından ibaret.

  • 56
    quandarynounneutral

    ikilem, kararsızlık

    Zor bir durumda ne yapılacağı konusunda şaşkınlık ya da kararsızlık hâli.

    I'm in a real quandary about whether to take the job abroad.

    Yurt dışındaki işi kabul edip etmeme konusunda tam bir ikilemdeyim.

  • 57
    conundrumnounneutral

    çetin bilmece, çözümsüz sorun

    Kolay bir yanıtı olmayan, kafa karıştırıcı ve zor sorun ya da soru.

    How to be fair to everyone at once is the eternal conundrum of management.

    Aynı anda herkese adil davranmak, yöneticiliğin ezelî çetin sorunudur.

  • 58
    enigmanounneutralliterary

    muamma

    Gizemli, kafa karıştırıcı ve anlaşılması güç kişi ya da şey.

    Even to his closest friends, he remained an enigma.

    En yakın dostları için bile bir muamma olarak kaldı.

  • 59
    anomalynounformaltechnical

    anomali, aykırılık

    Standart, beklenen ya da olağan olandan sapan şey.

    The reading was an anomaly, so they ran the test again.

    Ölçüm bir anomaliydi, bu yüzden testi yeniden yaptılar.

  • 60
    aberrationnounformal

    sapma, olağandışılık

    Olağan, beklenen ya da ahlaken kabul edilebilir olandan geçici bir kopuş.

    He insisted the outburst was an aberration, not his true character.

    Öfke patlamasının gerçek karakteri değil, geçici bir sapma olduğunda ısrar etti.

  • 61
    vicissitudenounformalliterary

    iniş çıkışlar, talih dönüşleri

    Koşullardaki ya da talihteki, çoğunlukla istenmeyen değişim; genellikle çoğul biçimde kullanılır.

    He weathered the vicissitudes of public life without losing his humor.

    Kamusal hayatın iniş çıkışlarını mizahını yitirmeden atlattı.

  • 62
    caveatnounformal

    çekince, uyarı kaydı

    Bir ifadeye ya da anlaşmaya eklenen uyarı veya sınırlayıcı koşul.

    I'll recommend it, with one caveat: it's not cheap.

    Bunu tavsiye ederim, tek bir çekinceyle: ucuz değil.

  • 63
    predicamentnounneutral

    zor durum, çıkmaz

    İçinden çıkması güç, sıkıntılı, nahoş ya da utandırıcı durum.

    Lending him money would only deepen his predicament.

    Ona borç vermek onun zor durumunu daha da derinleştirirdi.

  • 64
    hubrisnounformalliterary

    kibir, ölçüsüz gurur

    Çoğu zaman kişinin düşüşüne yol açan aşırı gurur ya da kendine güven.

    It was sheer hubris to think he could outsmart the entire market.

    Bütün piyasayı alt edebileceğini sanmak düpedüz kibirdi.

  • 65
    veracitynounformal

    doğruluk, doğru sözlülük

    Gerçeğe ya da olguya uygunluk; alışkanlık hâline gelmiş doğru sözlülük.

    No one doubted the veracity of her account.

    Anlattıklarının doğruluğundan kimse kuşku duymadı.

  • 66
    mettlenounformalliterary

    yiğitlik, karakter gücü

    Kişinin baskı ya da zorluk altında gösterdiği ruh, cesaret ve baş edebilme gücü.

    The crisis really tested the new manager's mettle.

    Kriz, yeni yöneticinin karakter gücünü gerçekten sınadı.

  • 67
    temeritynounformalliterary

    küstahlık, cüret

    Aşırı cesaret ya da pervasızlık; riski ve görgü kurallarını hiçe sayan yüreklilik.

    He had the temerity to correct the professor in front of the whole class.

    Bütün sınıfın önünde profesörü düzeltme cüretini gösterdi.

  • 68
    cognizancenounformal

    haberdarlık, vukuf (Amerikan yazımı)

    Bir şeyden haberdar olma, onu bilme ya da resmen dikkate alma; çoğunlukla resmî veya hukuki bağlamlarda kullanılır. Amerikan yazımıdır; İngiliz yazımı 'cognisance' biçimindedir.

    The board took cognizance of the complaints and opened an inquiry.

    Kurul, şikâyetleri dikkate alarak bir soruşturma başlattı.

  • 69
    scruplenounformal

    vicdani endişe

    Yanlış olduğu hissedilen bir şeyi yapmaktan alıkoyan ahlaki tereddüt ya da iç sıkıntısı.

    He had no scruples about reading other people's letters.

    Başkalarının mektuplarını okumakta hiçbir vicdani sakınca görmüyordu.

  • 70
    metaphysicsnounformaltechnical

    metafizik

    Felsefenin; varlık, zaman, nedensellik ve kimlik gibi ilk ilkelerle ilgilenen dalı.

    Once you start asking why there is something rather than nothing, you've wandered into metaphysics.

    Neden hiçbir şey yerine bir şey var diye sormaya başladığınızda metafiziğe adım atmış olursunuz.

  • 71
    determinismnounformaltechnical

    determinizm, gerekircilik

    Her olayın, kendinden önceki nedenlerin kaçınılmaz sonucu olduğunu savunan felsefi görüş.

    If you accept strict determinism, it's hard to see where free will fits in.

    Katı determinizmi kabul ederseniz özgür iradenin nereye sığacağını görmek zorlaşır.

  • 72
    antithesisnounformal

    antitez, tam karşıtı

    Bir şeyin tam karşıtı ya da bir teze bilerek karşı konumlandırılmış zıtlık.

    Quiet patience is the very antithesis of his restless temperament.

    Sessiz sabır, onun huzursuz mizacının tam karşıtıdır.

  • 73
    providencenounformalliterary

    ilahi takdir, kader

    Kadere, doğaya ya da yüce bir güce atfedilen koruyucu gözetim; ayrıca zamanında gösterilen öngörü.

    She survived by luck, or what she called providence.

    Şans eseri, ya da kendi deyişiyle ilahi takdirle kurtuldu.

  • 74
    proclivitynounformal

    yatkınlık, meyil

    Belirli bir davranışa, çoğu zaman da tartışmalı bir davranışa yönelik doğal veya alışkanlık hâline gelmiş eğilim.

    He has a proclivity for picking fights he can't win.

    Kazanamayacağı kavgalara girme meyli var.

  • 75
    candournounformalBritish English

    açık sözlülük (İngiliz yazımı)

    'candor' sözcüğünün İngiliz yazımı: anlatımda açık ve korumasız bir dürüstlük.

    I appreciated the candour with which she admitted her own mistakes.

    Kendi hatalarını kabul ederkenki açık sözlülüğünü takdir ettim.

  • 76
    cognisancenounformalBritish English

    haberdarlık, vukuf (İngiliz yazımı)

    'cognizance' sözcüğünün İngiliz yazımı: bir şeyin bilincinde olma ya da onu resmen dikkate alma.

    The committee took full cognisance of the objections before ruling.

    Komite, karar vermeden önce itirazları tümüyle dikkate aldı.

Her yerde öğrenin, internet olmasa bile

Desteleri telefonunuza indirin, internet olmadan çalışın. Yolculukta, uçakta ya da çekimin zayıf olduğu her yerde idealdir.

Bir tartışmada haklı olmak yetmez; haklılığınızı savunacak kelimelere de ihtiyacınız var. Hakikat, adalet, özgürlük, amaç, kimlik gibi felsefi kavramlar; akıl yürütmek, mantık, görüş, inanç, şüphe gibi düşünme süreçleri; cesaret, sabır, bilgelik, dürüstlük gibi nitelikler; başarı, deneyim, fırsat, etki, sonuç gibi soyut adlar burada. Hedef yüksek: ileri seviyede nüanslı bir argüman kurabilmek.

Soyut kavramlar için diğer seviyeler

C2 seviyesinde daha fazla İngilizce kelime bilgisi