Soyut kavramlar
Düşünceler, değerler ve bunları tartışmaya yarayan sözcükler.
Kütüphaneme ekle
Bu desteyi kaydetmek ve ilerlemeni takip etmek için ücretsiz kaydol
76 kelime
Tanımların dili:: Türkçe- 1epistemologynounformaltechnical
epistemoloji, bilgi kuramı
Felsefenin; bilginin doğası, kaynakları ve sınırlarıyla ilgilenen dalı.
Her thesis tackles a thorny question in epistemology: how can we ever know that we know anything?
Tezi, epistemolojinin çetin bir sorusunu ele alıyor: bir şeyi bildiğimizi nasıl bilebiliriz?
- 2ontologynounformaltechnical
ontoloji, varlıkbilim
Felsefenin varlık, var oluş ve var olanların türleriyle ilgilenen dalı.
Whether numbers actually exist is a classic problem of ontology.
Sayıların gerçekten var olup olmadığı, ontolojinin klasik bir sorunudur.
- 3dialecticnounformaltechnical
diyalektik
Karşıt düşünceler arasındaki gerilim ve bu gerilimin çözülmesi yoluyla ilerleyen akıl yürütme yöntemi.
History, in his view, unfolds through a dialectic of progress and reaction.
Ona göre tarih, ilerleme ile gericilik arasındaki bir diyalektik içinde açılır.
- 4syllogismnounformaltechnical
tasım, kıyas
İki öncülden bir sonucun çıkarıldığı biçimsel mantık savı.
All men are mortal, Socrates is a man, therefore Socrates is mortal — the textbook syllogism.
Bütün insanlar ölümlüdür, Sokrates insandır, öyleyse Sokrates ölümlüdür; ders kitaplarındaki tasım.
- 5axiomnounformaltechnical
aksiyom, belit
Kendiliğinden doğru kabul edilen ve akıl yürütmenin başlangıç noktası olarak alınan önerme.
She treats kindness not as a strategy but as an axiom of how to live.
İyiliği bir strateji olarak değil, nasıl yaşanacağına dair bir aksiyom olarak görüyor.
- 6tautologynounformaltechnical
totoloji, gereksiz yineleme
Kendi tanımı gereği doğru olan ifade ya da aynı düşüncenin gereksiz yere yinelenmesi.
Saying 'it is what it is' is a comforting tautology that explains nothing.
'Olan oldu' demek, hiçbir şeyi açıklamayan ama rahatlatan bir totolojidir.
- 7sophistrynounformalpejorative
safsata, laf cambazlığı
Aydınlatmaktan çok yanıltmayı amaçlayan, zekice ama bilerek aldatıcı akıl yürütme.
Strip away the sophistry and his argument amounts to 'because I say so'.
Safsatayı bir kenara bırakırsanız savı 'çünkü ben öyle diyorum'dan ibaret.
- 8solipsismnounformaltechnical
tekbencilik, solipsizm
Yalnızca kişinin kendi zihninin varlığından emin olunabileceğini savunan felsefi görüş; genişletilmiş anlamda aşırı benmerkezcilik.
Taken to its logical end, his skepticism slides into total solipsism.
Mantıksal ucuna götürüldüğünde şüpheciliği tam bir tekbenciliğe kayıyor.
- 9relativismnounformaltechnical
görecelik, rölativizm
Doğrunun, bilginin ya da ahlakın yalnızca bağlama göre var olduğunu, mutlak bir ölçüsünün bulunmadığını savunan öğreti.
Moral relativism makes it hard to condemn anything as simply wrong.
Ahlaki görecelik, herhangi bir şeyi düpedüz yanlış diye mahkûm etmeyi zorlaştırır.
- 10nihilismnounformal
nihilizm, hiççilik
Hayatta özsel bir anlamın, değerin ya da ahlaki doğrunun bulunduğunu reddetme.
There's a streak of nihilism in his work, a sense that nothing finally matters.
Yapıtlarında bir nihilizm damarı, sonuçta hiçbir şeyin önemli olmadığı duygusu var.
- 11empiricismnounformaltechnical
deneycilik, ampirizm
Bilginin öncelikle duyusal deneyimden ve gözlemden geldiğini savunan kuram.
Modern science grew out of an empiricism that trusted observation over received authority.
Modern bilim, gözlemi aktarılan otoriteye yeğleyen bir deneycilikten doğdu.
- 12dogmanounformal
dogma, sorgulanamaz inanç
Tartışılmaz biçimde doğru diye ortaya konan, sorgulanmaya kapalı ilke ya da inançlar bütünü.
He challenged the reigning economic dogma that markets always know best.
Piyasaların her zaman en iyisini bildiği yönündeki egemen iktisadi dogmaya karşı çıktı.
- 13doctrinenounformal
doktrin, öğreti
Bir grubun, kilisenin ya da düşünce okulunun benimsediği, resmî olarak ortaya konmuş öğretiler bütünü.
The ruling rests on a long-standing legal doctrine about reasonable doubt.
Karar, makul şüpheye ilişkin köklü bir hukuk doktrinine dayanıyor.
- 14tenetnounformal
temel ilke
Bir kişinin ya da grubun, daha geniş bir düşünce dizgesinin parçası olarak benimsediği temel ilke veya inanç.
A central tenet of the movement is that no one is free until everyone is.
Hareketin temel ilkelerinden biri, herkes özgür olmadıkça hiç kimsenin özgür olmadığıdır.
- 15postulatenounformaltechnical
koyut, postulat
Akıl yürütmenin ya da savın dayanağı olarak kanıtsız kabul edilen önerme.
His entire ethics rests on a single postulate: that all persons are equal in dignity.
Bütün etik anlayışı tek bir koyuta dayanıyor: bütün insanlar onur bakımından eşittir.
- 16corollarynounformaltechnical
doğal sonuç
Zaten kanıtlanmış ya da kabul edilmiş bir şeyden doğal olarak çıkan önerme veya sonuç.
Greater freedom carries an unavoidable corollary: greater responsibility.
Daha fazla özgürlük, kaçınılmaz bir doğal sonuç getirir: daha fazla sorumluluk.
- 17synthesisnounformal
sentez, bireşim
Ayrı düşüncelerin ya da öğelerin tutarlı ve bütünlüklü bir yapıda birleştirilmesi.
Her book is a remarkable synthesis of philosophy, history, and personal memoir.
Kitabı; felsefenin, tarihin ve kişisel anıların dikkat çekici bir sentezi.
- 18fortitudenounformalliterary
metanet, dayanma gücü
Acıya, zorluğa ya da sıkıntıya uzun süre katlanmadaki cesaret ve zihin gücü.
She bore the long illness with a quiet fortitude that humbled everyone around her.
Uzun hastalığına, çevresindeki herkesi mahcup eden sessiz bir metanetle katlandı.
- 19prudencenounformal
sağduyu, tedbirlilik
Gereksiz riskten kaçınarak dikkatli, sağduyulu ve ileriyi görerek davranma niteliği.
Financial prudence kept the company solvent when its rivals collapsed.
Mali tedbirlilik, rakipleri batarken şirketi ayakta tuttu.
- 20temperancenounformalliterary
ölçülülük, itidal
Özellikle iştahta, hazda ve duygularda ölçülü olma ve kendini tutma.
The ancients prized temperance as the virtue that governs all the others.
Eskiler ölçülülüğü, diğer bütün erdemleri yöneten erdem sayardı.
- 21magnanimitynounformalliterary
yüce gönüllülük, âlicenaplık
Özellikle bir rakibe ya da elinin altındaki birine karşı gösterilen cömertlik ve gönül genişliği.
He showed remarkable magnanimity in praising the man who had beaten him.
Kendisini yenen adamı överek dikkat çekici bir yüce gönüllülük gösterdi.
- 22equanimitynounformalliterary
sükûnet, soğukkanlılık
Özellikle zor ya da gerilimli durumlarda zihinsel dinginlik ve kendine hâkim olma.
She received the bad news with surprising equanimity.
Kötü haberi şaşırtıcı bir sükûnetle karşıladı.
- 23probitynounformalliterary
dürüstlük, ahlaki temizlik
Özellikle güven ve para konularında tam bir ahlaki dürüstlük ve doğruluk.
His financial probity was never once in question.
Mali dürüstlüğü bir kez olsun sorgulanmadı.
- 24rectitudenounformalliterary
ahlaki doğruluk
Ahlaken doğru davranış; doğru davranış ilkelerine sıkı sıkıya bağlılık.
There was an almost severe rectitude about the old judge.
Yaşlı yargıçta neredeyse sert denebilecek bir ahlaki doğruluk vardı.
- 25candornounformal
açık sözlülük (Amerikan yazımı)
Anlatımda açıklık ve dürüstlük; gerçek rahatsız edici olsa bile onu saklamama. Amerikan yazımıdır; İngiliz yazımı 'candour' biçimindedir.
I appreciated her candor; most people would have softened the criticism.
Açık sözlülüğünü takdir ettim; çoğu insan eleştiriyi yumuşatırdı.
- 26stoicismnounneutral
stoacılık (şikâyetsiz katlanma)
Zorluğa ya da acıya şikâyet etmeden ve duygu belli etmeden katlanma.
He faced the diagnosis with a stoicism that worried his family more than panic would have.
Teşhisi öyle istifini bozmadan karşıladı ki ailesi panikten bile daha çok kaygılandı.
- 27gravitasnounformal
ağırbaşlılık, vakar
Saygı uyandıran onur, ciddiyet ve karakter ağırlığı.
She brought a gravitas to the role that her predecessor had lacked.
Role, kendisinden öncekinde bulunmayan bir ağırbaşlılık kattı.
- 28sagacitynounformalliterary
basiret, ileri görüşlü bilgelik
Özellikle sonuçları önceden görmedeki keskin muhakeme ve pratik bilgelik.
The deal succeeded thanks to her political sagacity.
Anlaşma, onun siyasi basireti sayesinde başarıya ulaştı.
- 29perspicacitynounformalliterary
feraset, keskin kavrayış
Kavrayış keskinliği; şeyleri derinlemesine sezip anlayabilme yetisi.
Her perspicacity let her see through the excuse at once.
Ferasetiyle bahaneyi anında fark etti.
- 30acumennounformal
pratik zekâ
Özellikle iş ya da strateji gibi belirli bir alanda hızlı ve keskin muhakeme ile beceri.
Her business acumen turned a failing shop into a chain within five years.
Ticari zekâsı, batmakta olan bir dükkânı beş yılda zincire dönüştürdü.
- 31discernmentnounformal
ayırt etme yetisi
Özellikle nitelik ya da karakter konusunda ince ayrımları görebilme ve isabetli karar verebilme yetisi.
It takes discernment to tell genuine talent from mere confidence.
Gerçek yeteneği yalnızca özgüvenden ayırmak ayırt etme yetisi ister.
- 32circumspectionnounformal
ihtiyat, temkinlilik
Dikkatli bir uyanıklık; davranmadan önce bütün koşulları özenle tartma.
He handled the negotiations with the circumspection of a man who had been burned before.
Görüşmeleri, daha önce eli yanmış birinin ihtiyatıyla yürüttü.
- 33forbearancenounformalliterary
tahammül, müsamaha
Sabırlı bir kendini tutma; özellikle hak edilmiş bir karşılığı vermekten kaçınma.
I thank you for your forbearance during these long delays.
Bu uzun gecikmeler boyunca gösterdiğiniz tahammül için teşekkür ederim.
- 34tenacitynounneutral
azim, yılmazlık
Bir amaca ya da yola sıkı sıkıya bağlı kalma; inatçı kararlılık.
Her sheer tenacity carried the project through when funding dried up.
Fon kesildiğinde projeyi ayakta tutan şey katıksız azmiydi.
- 35altruismnounformal
özgecilik, diğerkâmlık
Kimi zaman kendi zararına da olsa başkalarının iyiliğini gözeten, bencillikten uzak tutum.
Cynics insist that pure altruism doesn't exist.
Kuşkucular saf özgeciliğin var olmadığında ısrar eder.
- 36benevolencenounformalliterary
iyilikseverlik, hayırseverlik
İyilik yapma eğilimi; başkalarına karşı duyulan sıcak iyi niyet.
The foundation was built on the benevolence of a single anonymous donor.
Vakıf, adı açıklanmayan tek bir bağışçının hayırseverliğiyle kuruldu.
- 37fidelitynounformalliterary
sadakat, bağlılık
Bir kişiye, davaya ya da ilkeye duyulan sarsılmaz bağlılık; ayrıca aslına birebir uygunluk.
His lifelong fidelity to his principles cost him every promotion.
İlkelerine ömür boyu süren bağlılığı ona her terfiye mal oldu.
- 38serendipitynounneutralliterary
mutlu tesadüf
Şanslı buluşların ya da olayların tümüyle rastlantı sonucu gerçekleşmesi.
Their meeting was pure serendipity — a missed train and a shared umbrella.
Tanışmaları tam bir mutlu tesadüftü: kaçırılan bir tren ve paylaşılan bir şemsiye.
- 39futilitynounformalliterary
beyhudelik
Anlamsızlık; hiçbir işe yarar sonuç üretememe niteliği.
After the tenth rejection, the sheer futility of it all began to wear on her.
Onuncu reddedilişten sonra bütün bunların beyhudeliği onu yıpratmaya başladı.
- 40transiencenounformalliterary
geçicilik, fanilik
Yalnızca kısa bir süre sürme niteliği; kalıcı olmama.
There is a beauty in the transience of cherry blossom.
Kiraz çiçeğinin geçiciliğinde bir güzellik vardır.
- 41inevitabilitynounformal
kaçınılmazlık
Bir şeyin gerçekleşmesinin kesin ve önlenmesinin olanaksız olma niteliği.
Looking back, the collapse has an air of inevitability, though no one saw it coming.
Geriye bakınca çöküşte bir kaçınılmazlık havası var, oysa kimse onu önceden görmemişti.
- 42proprietynounformal
uygunluk, edep
Kabul görmüş doğru ya da yerinde davranış ölçülerine uyma.
He questioned the propriety of accepting a gift from a supplier.
Bir tedarikçiden hediye kabul etmenin uygun olup olmadığını sorguladı.
- 43decorumnounformal
adap, görgü kuralları
İyi zevke ve bir törenin ağırbaşlılığına yakışan davranış.
The hecklers shattered the decorum of the ceremony.
Laf atanlar törenin adabını darmadağın etti.
- 44zeitgeistnounformal
zamanın ruhu
Belirli bir dönemi tanımlayan ruh, ruh hâli ya da fikirler bütünü.
The film somehow captured the anxious zeitgeist of the decade.
Film, on yılın kaygılı ruhunu bir biçimde yakalamıştı.
- 45verisimilitudenounformalliterary
gerçeğe benzerlik
Özellikle kurmacada ya da temsilde, doğru veya gerçek görünme niteliği.
The novel's verisimilitude comes from its unglamorous, exact detail.
Romanın gerçeğe benzerliği, gösterişsiz ve kesin ayrıntısından geliyor.
- 46predilectionnounformal
yerleşik tercih, özel beğeni
Bir şeye duyulan yerleşik tercih ya da özel bir beğeni.
She has a marked predilection for the difficult and the obscure.
Zor ve el değmemiş olana belirgin bir yatkınlığı var.
- 47penchantnounneutral
düşkünlük, merak
Bir şeye duyulan güçlü ve alışkanlık hâline gelmiş eğilim veya sevgi.
He has a penchant for dramatic exits.
Dramatik çıkışlara düşkündür.
- 48aptitudenounneutral
yetenek, kabiliyet
Belirli bir beceriyi edinmeye yönelik doğuştan gelen yetenek.
She showed an early aptitude for languages.
Dillere karşı erken yaşta bir yetenek gösterdi.
- 49prowessnounformalliterary
üstün beceri, maharet
Belirli bir alanda ya da etkinlikte olağanüstü beceri, yetenek veya uzmanlık.
His intellectual prowess was obvious, but he wore it lightly.
Zihinsel üstünlüğü açıktı, ama bunu hiç hava atmadan taşırdı.
- 50finessenounneutral
incelik, zarafet
Zor ya da hassas bir durumu ele almadaki rafine beceri ve incelik.
She handled the awkward question with real finesse.
Sıkıntılı soruyu gerçek bir incelikle karşıladı.
- 51introspectionnounformal
içe bakış, özdüşünüm
Kişinin kendi düşüncelerini, duygularını ve güdülerini incelemesi.
A little honest introspection might tell him why he keeps failing.
Biraz dürüst bir içe bakış, neden sürekli başarısız olduğunu ona söyleyebilir.
- 52deliberationnounformal
enine boyuna düşünme, müzakere
Bir karara varmadan önce yapılan dikkatli ve çoğu zaman uzun süren değerlendirme.
After much deliberation, the jury returned a verdict.
Uzun bir müzakerenin ardından jüri kararını açıkladı.
- 53speculationnounneutral
spekülasyon, tahmin yürütme
Sağlam kanıt olmadan kuram ya da tahmin oluşturma.
Until the report is published, the rest is pure speculation.
Rapor yayımlanana kadar geri kalan her şey saf spekülasyondur.
- 54suppositionnounformal
varsayım, faraziye
Akıl yürütmenin dayanağı olarak kanıtsız biçimde doğru sayılan şey.
The whole plan rests on the supposition that prices will keep rising.
Bütün plan, fiyatların yükselmeye devam edeceği varsayımına dayanıyor.
- 55extrapolationnounformaltechnical
ekstrapolasyon (eldeki veriden öngörü)
Bilinmeyeni kestirmek için bilinen bilgilerin ya da eğilimlerin ötesine uzatılması.
The forecast is just an extrapolation of the last decade's growth.
Tahmin, son on yılın büyümesinin ileriye uzatılmasından ibaret.
- 56quandarynounneutral
ikilem, kararsızlık
Zor bir durumda ne yapılacağı konusunda şaşkınlık ya da kararsızlık hâli.
I'm in a real quandary about whether to take the job abroad.
Yurt dışındaki işi kabul edip etmeme konusunda tam bir ikilemdeyim.
- 57conundrumnounneutral
çetin bilmece, çözümsüz sorun
Kolay bir yanıtı olmayan, kafa karıştırıcı ve zor sorun ya da soru.
How to be fair to everyone at once is the eternal conundrum of management.
Aynı anda herkese adil davranmak, yöneticiliğin ezelî çetin sorunudur.
- 58enigmanounneutralliterary
muamma
Gizemli, kafa karıştırıcı ve anlaşılması güç kişi ya da şey.
Even to his closest friends, he remained an enigma.
En yakın dostları için bile bir muamma olarak kaldı.
- 59anomalynounformaltechnical
anomali, aykırılık
Standart, beklenen ya da olağan olandan sapan şey.
The reading was an anomaly, so they ran the test again.
Ölçüm bir anomaliydi, bu yüzden testi yeniden yaptılar.
- 60aberrationnounformal
sapma, olağandışılık
Olağan, beklenen ya da ahlaken kabul edilebilir olandan geçici bir kopuş.
He insisted the outburst was an aberration, not his true character.
Öfke patlamasının gerçek karakteri değil, geçici bir sapma olduğunda ısrar etti.
- 61vicissitudenounformalliterary
iniş çıkışlar, talih dönüşleri
Koşullardaki ya da talihteki, çoğunlukla istenmeyen değişim; genellikle çoğul biçimde kullanılır.
He weathered the vicissitudes of public life without losing his humor.
Kamusal hayatın iniş çıkışlarını mizahını yitirmeden atlattı.
- 62caveatnounformal
çekince, uyarı kaydı
Bir ifadeye ya da anlaşmaya eklenen uyarı veya sınırlayıcı koşul.
I'll recommend it, with one caveat: it's not cheap.
Bunu tavsiye ederim, tek bir çekinceyle: ucuz değil.
- 63predicamentnounneutral
zor durum, çıkmaz
İçinden çıkması güç, sıkıntılı, nahoş ya da utandırıcı durum.
Lending him money would only deepen his predicament.
Ona borç vermek onun zor durumunu daha da derinleştirirdi.
- 64hubrisnounformalliterary
kibir, ölçüsüz gurur
Çoğu zaman kişinin düşüşüne yol açan aşırı gurur ya da kendine güven.
It was sheer hubris to think he could outsmart the entire market.
Bütün piyasayı alt edebileceğini sanmak düpedüz kibirdi.
- 65veracitynounformal
doğruluk, doğru sözlülük
Gerçeğe ya da olguya uygunluk; alışkanlık hâline gelmiş doğru sözlülük.
No one doubted the veracity of her account.
Anlattıklarının doğruluğundan kimse kuşku duymadı.
- 66mettlenounformalliterary
yiğitlik, karakter gücü
Kişinin baskı ya da zorluk altında gösterdiği ruh, cesaret ve baş edebilme gücü.
The crisis really tested the new manager's mettle.
Kriz, yeni yöneticinin karakter gücünü gerçekten sınadı.
- 67temeritynounformalliterary
küstahlık, cüret
Aşırı cesaret ya da pervasızlık; riski ve görgü kurallarını hiçe sayan yüreklilik.
He had the temerity to correct the professor in front of the whole class.
Bütün sınıfın önünde profesörü düzeltme cüretini gösterdi.
- 68cognizancenounformal
haberdarlık, vukuf (Amerikan yazımı)
Bir şeyden haberdar olma, onu bilme ya da resmen dikkate alma; çoğunlukla resmî veya hukuki bağlamlarda kullanılır. Amerikan yazımıdır; İngiliz yazımı 'cognisance' biçimindedir.
The board took cognizance of the complaints and opened an inquiry.
Kurul, şikâyetleri dikkate alarak bir soruşturma başlattı.
- 69scruplenounformal
vicdani endişe
Yanlış olduğu hissedilen bir şeyi yapmaktan alıkoyan ahlaki tereddüt ya da iç sıkıntısı.
He had no scruples about reading other people's letters.
Başkalarının mektuplarını okumakta hiçbir vicdani sakınca görmüyordu.
- 70metaphysicsnounformaltechnical
metafizik
Felsefenin; varlık, zaman, nedensellik ve kimlik gibi ilk ilkelerle ilgilenen dalı.
Once you start asking why there is something rather than nothing, you've wandered into metaphysics.
Neden hiçbir şey yerine bir şey var diye sormaya başladığınızda metafiziğe adım atmış olursunuz.
- 71determinismnounformaltechnical
determinizm, gerekircilik
Her olayın, kendinden önceki nedenlerin kaçınılmaz sonucu olduğunu savunan felsefi görüş.
If you accept strict determinism, it's hard to see where free will fits in.
Katı determinizmi kabul ederseniz özgür iradenin nereye sığacağını görmek zorlaşır.
- 72antithesisnounformal
antitez, tam karşıtı
Bir şeyin tam karşıtı ya da bir teze bilerek karşı konumlandırılmış zıtlık.
Quiet patience is the very antithesis of his restless temperament.
Sessiz sabır, onun huzursuz mizacının tam karşıtıdır.
- 73providencenounformalliterary
ilahi takdir, kader
Kadere, doğaya ya da yüce bir güce atfedilen koruyucu gözetim; ayrıca zamanında gösterilen öngörü.
She survived by luck, or what she called providence.
Şans eseri, ya da kendi deyişiyle ilahi takdirle kurtuldu.
- 74proclivitynounformal
yatkınlık, meyil
Belirli bir davranışa, çoğu zaman da tartışmalı bir davranışa yönelik doğal veya alışkanlık hâline gelmiş eğilim.
He has a proclivity for picking fights he can't win.
Kazanamayacağı kavgalara girme meyli var.
- 75candournounformalBritish English
açık sözlülük (İngiliz yazımı)
'candor' sözcüğünün İngiliz yazımı: anlatımda açık ve korumasız bir dürüstlük.
I appreciated the candour with which she admitted her own mistakes.
Kendi hatalarını kabul ederkenki açık sözlülüğünü takdir ettim.
- 76cognisancenounformalBritish English
haberdarlık, vukuf (İngiliz yazımı)
'cognizance' sözcüğünün İngiliz yazımı: bir şeyin bilincinde olma ya da onu resmen dikkate alma.
The committee took full cognisance of the objections before ruling.
Komite, karar vermeden önce itirazları tümüyle dikkate aldı.
Her yerde öğrenin, internet olmasa bile
Desteleri telefonunuza indirin, internet olmadan çalışın. Yolculukta, uçakta ya da çekimin zayıf olduğu her yerde idealdir.
Bir tartışmada haklı olmak yetmez; haklılığınızı savunacak kelimelere de ihtiyacınız var. Hakikat, adalet, özgürlük, amaç, kimlik gibi felsefi kavramlar; akıl yürütmek, mantık, görüş, inanç, şüphe gibi düşünme süreçleri; cesaret, sabır, bilgelik, dürüstlük gibi nitelikler; başarı, deneyim, fırsat, etki, sonuç gibi soyut adlar burada. Hedef yüksek: ileri seviyede nüanslı bir argüman kurabilmek.