Akademik Kelime Listesi (AWL)
Akademik metinlerin, IELTS ve TOEFL'ın kelime dağarcığı.
Kütüphaneme ekle
Bu desteyi kaydetmek ve ilerlemeni takip etmek için ücretsiz kaydol
Her yerde öğrenin, internet olmasa bile
60 kelime
Tanımların dili:: Türkçe- 1academynounneutral
akademi; uzmanlık okulu
Araştırma yazısında 'academic' sıfatı bu addan çok daha sıktır. Ad, uzmanlık eğitimi veren bir kurumu (a military academy, a police academy) ya da bilimsel bir kurulu (the National Academy of Sciences) adlandırır. İngiltere'de ayrıca yerel eğitim yönetiminin dışında yürütülen bir devlet okulunu adlandırır, ki bu eğitim politikasında teknik bir terimdir. Çoğulu academies'tir; belirtili 'the academy' ise üniversite dünyası için gevşek bir toplu addır.
She trained at a military academy before joining the research unit.
Araştırma birimine katılmadan önce bir askerî akademide eğitim gördü.
- 2adjustverbneutral
ince ayar yapmak, ayarlamak; (yeni duruma) uyum sağlamak
Sınavların yokladığı iki anlam. Geçişli olarak, bir şeyi uysun diye azıcık değiştirmektir (adjust the settings); geçişsiz olarak, yeni koşullara uymaktır ve 'to' alır (adjust to living abroad). Nicel çalışmada 'adjusted for' kaçınamayacağınız yerleşik bir kalıptır: figures adjusted for inflation, results adjusted for age and sex, adjusted R squared. Değişiklik küçük ve bilerek yapılmışsa onu 'change'e yeğleyin.
The figures were adjusted for inflation before the comparison.
Rakamlar, karşılaştırmadan önce enflasyona göre düzeltildi.
- 3alterverbformal
değiştirmek, başkalaştırmak
Bu alt listede duran 'amend' ile birlikte öğrenmeye değer. Bir şeyin durumunu, biçimini ya da davranışını alter edersiniz (warming altered the season); bir metni ya da bir kuralı ise üzerinde anlaşılmış bir yordamla amend edersiniz. 'adjust'tan güçlü, 'transform'dan zayıftır ve iyileşme sezdirmez. Adı 'alteration'dır; 'altercation' aynı Latince alter'e çıkar ama gürültülü bir kavga demektir, dolayısıyla ikisi hiçbir zaman birbirinin yerini tutmaz.
Warming has altered the timing of the flowering season.
Isınma, çiçeklenme mevsiminin zamanlamasını değiştirdi.
- 4amendverbformal
(yasada, metinde) değişiklik yapmak, tadil etmek
Belgelere ve kurallara aittir, asla nesnelere değil: amend a bill, a constitution, a contract, a draft. 'amendment' adı, adıyla andığınız aile üyesidir (the Fourteenth Amendment, a tabled amendment). Onu, bir metni düzeltmek için kullanılan seyrek bir yayıncılık terimi olan 'emend' ile ya da bir haksızlığı gidermek demek olan 'make amends' deyimiyle karıştırmayın. Fiziksel bir şey değiştiğinde 'alter' kullanın.
The committee amended the draft before the second reading.
Komite, ikinci görüşmeden önce taslakta değişiklik yaptı.
- 5awareadjectiveneutral
farkında, bilincinde
Addan önce hiç kullanılmaz: 'an aware student' yanlıştır. Bir koşaç eyleminden sonra durur ve 'of' ya da that'li bir yan cümle alır. Araştırma başlıklarında görünen biçim 'awareness' adıdır (public awareness, awareness campaign, self awareness), o yüzden çifti birlikte öğrenin. Dikkati değil bilgiyi ileri sürer: hipotezin aware'i olmayan bir katılımcı yalnızca onu bilmiyordur.
Most respondents were not aware of the new regulation.
Yanıtlayanların çoğu yeni düzenlemeden haberdar değildi.
- 6capacitynounneutralformal
kapasite, alma gücü; yapabilme yetisi; üstlenilen sıfat
Üç anlam, ve akademik düzyazı üçünü de kullanır. Bir nesnenin aldığı ya da bir tesisin ürettiği en yüksek miktar (running at full capacity, production capacity); bir şeyi yapabilme gücü, ki 'to' ya da 'for' alır (the capacity to learn, capacity for growth); ve birinin bulunduğu sıfat, yerleşik 'in her capacity as chair' kalıbında. Kalkınma çalışmalarında 'capacity building', kurumları fonlamayı değil güçlendirmeyi anlatan yerleşik bir kalıptır.
The plant has been running at full capacity since March.
Tesis mart ayından bu yana tam kapasiteyle çalışıyor.
- 7challengeverbneutral
(bir savı) sorgulamak, karşı çıkmak; itiraz etmek
Akademik fiil keskin olanıdır: bir savı, bir varsayımı ya da bir bulguyu challenge etmek onu tartışmaya açmaktır; hukukta bir kararı challenge etmek ise ona resmen itiraz etmektir. Ad, 'problem' yerine geçen kibar bir sözcüğe kaymıştır; 'the challenges facing the sector' bu yüzden çoğu zaman dolgudur, sorunun adını koymak daha iyidir. 'Challenging' sıfatı zorlayıcı demektir ve bir danışmanın, iş zor ama değerliyken yazdığı sözcüktür.
Recent findings challenge the standard model of memory.
Son bulgular belleğin standart modelini sorguluyor.
- 8clausenounformaltechnical
(sözleşmede) madde; (dilbilgisinde) cümlecik
Birbiriyle pek karşılaşmayan iki teknik yuva. Hukukta bir sözleşmenin ya da bir yasa tasarısının numaralı bir hükmüdür (an escape clause, under clause 7). Dilbilgisinde kendi eylemi çevresinde kurulmuş bir birimdir; dilbilim makalelerinin relative ve subordinate clause'lardan söz etmesinin nedeni budur. Ne bir cümledir ne bir öbek: bir öbeğin kendi eylemi yoktur, ve sınavların yokladığı ayrım tam da budur.
The contract contains a confidentiality clause.
Sözleşmede bir gizlilik maddesi var.
- 9compoundverbformal
daha da kötüleştirmek, ağırlaştırmak; (kimyada) bileşik
Üç sözcük türü, ve vurgu aralarında yer değiştirir: ad ile sıfat ilk heceyi vurgular (a chemical COMpound, COMpound interest), fiil ikinciyi (to comPOUND a problem). Akademik düzyazının en çok gereksindiği fiildir ve her zaman bir şeyi kötüleştirir: poverty compounded by ill health. Bir ad anlamı daha, çevresi duvarla kapatılmış bir yapılar öbeğini adlandırır ve çatışma bölgelerinden gelen haberlerde sık geçer.
Low pay is compounded by insecure hours.
Düşük ücreti, güvencesiz çalışma saatleri daha da ağırlaştırıyor.
- 10conflictnounneutral
çatışma; uyuşmazlık
Vurgu sözcük türünü belirler: ad CONflict, fiil conFLICT'tir, ve fiil 'with' alır. Her makalede karşılaşacağınız öbek 'conflict of interest'tır ve yazarlar onu bildirmek zorundadır. 'Conflicting evidence', yanlış olan kanıt değil, iki yöne birden işaret eden kanıt demektir. 'Armed conflict', bir yazarın savaş sözcüğünden kaçınmak istediği yerde kullandığı standart terimdir.
The authors declared no conflict of interest.
Yazarlar herhangi bir çıkar çatışması bildirmedi.
- 11consultverbformal
kaynağa bakmak; görüşünü almak, danışmak
İki nesne, iki anlam. Bir kaynağı consult etmek (a dictionary, the archives) ona bakmaktır; bir kişiyi ya da bir topluluğu consult etmek görüşünü almaktır. Amerikan yazısı kişi için 'consult with' yeğler, İngiliz yazısı 'with'i düşürür. Adlar anlama göre ayrışır: 'consultation' süreç, 'consultancy' iş kolu, 'consultant' danışmandır; İngiliz hastanelerinde ise bir consultant, hekimliğin en kıdemli basamağıdır.
We consulted the parish records for the missing years.
Eksik yıllar için kilise kayıtlarına baktık.
- 12contactnounneutral
temas; karşılıklı görüşme
Gündelik İngilizce fiili kullanır (contact the author); akademik İngilizce iki teknik ad ekler. Dilbilimde 'language contact', iki dilin birbirini etkilediği durumu adlandırır; yükseköğretimde 'contact hours' bir dersin yüz yüze geçen saatleridir. Yerleşik ilgeç kalıpları 'in contact with' ve 'come into contact with'tir. Çoğulda tanınan işe yarar kişiler demektir, ki bu bir makale için fazla teklifsiz kalır.
Sustained contact between the two languages reshaped the vowel system.
İki dil arasındaki sürekli temas, ünlü dizgesini yeniden biçimlendirdi.
- 13declineverbformal
düzenli olarak azalmak, gerilemek; kibarca geri çevirmek
Birbirinden epeyce uzaklaşmış iki anlam. Veri yazısının gereksindiği anlam düzenli olarak düşmektir ve 'plummet' ya da 'collapse'tan daha sakin, daha ölçülü bir sözcüktür; ona eşlik eden ad öbeği 'in decline'dır. İkincisi kibarca geri çevirmektir ve ulaç değil, 'to'lu mastar alır: he declined to comment. Düşme anlamının geçişsiz olduğuna dikkat edin: sayılar decline eder, decline edilmez.
Manufacturing employment declined throughout the 1980s.
İmalat sanayisinde istihdam 1980'ler boyunca geriledi.
- 14discreteadjectiveformaltechnical
ayrık, kesikli
Bu alt listenin en değerli yazım tuzağı. Aralarında ayrı duran iki e ile yazıldığında ayrı ayrı ve tek tek sayılabilir demektir ve 'continuous'un karşısındaki istatistik terimidir: discrete variables, discrete categories. 'Discreet' ise ağzı sıkı ve dikkat çekmemeye özen gösteren demektir, ve 'discretion' adı bu sözcüğe aittir, buna değil. Yazım denetleyicisi ikisini de kabul eder, dolayısıyla bu, bilinmesi zorunlu bir çifttir.
Age was recoded into five discrete bands.
Yaş, beş ayrık gruba yeniden kodlandı.
- 15draftnounneutral
taslak; taslağını yazmak
Sayılabilir ad, bir danışmanın okuduğu şeydir: a first draft, an earlier draft, in draft form. Fiil ilk sürümü yazmak demektir, ve hukukçular yasa draft eder. İki tuzak: Amerikan kullanımında 'the draft' zorunlu askerliktir, ve İngiliz İngilizcesi soğuk hava akımını 'draught' diye yazıp bu yazımı 'draught beer', 'a draught horse' ve 'draughts' oyununda da kullanır; geri kalanı 'draft' yazılır. Niteleyici olarak politika işinde sıktır, örneğin draft guidelines.
Her supervisor returned the second draft with few comments.
Danışmanı ikinci taslağı pek az yorumla geri verdi.
- 16enableverbneutral
olanak vermek, olanaklı kılmak
Kalıbı nesne artı 'to'lu mastardır: the grant enabled us to hire two assistants. That'li bir yan cümle alamaz, ve 'enables that' sık yapılan bir yanlıştır. Nokta izin değil yeti olduğunda onu 'allow'a yeğleyin. Şişkin 'enables the understanding of'tan kaçının, orada bir soyut ad fazladır; 'helps us understand' yazın. Bilişimde ortaç bir sıfata dönüşmüştür, örneğin 'JavaScript enabled'.
The scholarship enabled her to finish the doctorate.
Burs, doktorasını bitirmesini olanaklı kıldı.
- 17energynounneutral
enerji
Fizikte ve politikada sayılamazdır (consumption, renewable sources, national policy), ve çoğul insan çabasına ayrılmıştır, örneğin 'devoted her energies to the campaign'. Sıfatı 'energetic'tir. İki kullanım düzeyini tek bir paragrafta ayrı tutun: bilimsel bir makalede sözcük joule ile ölçülen bir niceliği adlandırır, sıradan düzyazıda ise dinçlik demektir, ve ikisi arasında kaymak bir savlamayı özensiz gösterir.
Household energy use fell by nine per cent.
Hanelerin enerji kullanımı yüzde dokuz düştü.
- 18enforceverbformal
uygulatmak, yaptırım uygulamak
Bir kişiye değil, bir kurala yapılan şey: enforce a law, a ban, a standard, a contract. 'enforcement' adı politika yazısının kullandığı biçimdir (law enforcement, enforcement action) ve çoğu zaman cümlenin öznesidir. Onu, güçlendirmek demek olan 'reinforce' ile karıştırmayın. Addan önce ortaç, birinin isteğine karşı dayatılmış demektir, örneğin enforced idleness.
The ban was never seriously enforced.
Yasak hiçbir zaman ciddi biçimde uygulatılmadı.
- 19entitynounformaltechnical
kendi başına bir bütün, birim; (hukukta) tüzel kişi
Ne türden olduğu söylenmek istenmediğinde, bir birim olarak var olan bir şey için bilerek seçilmiş renksiz bir sözcük. Hukuk ile muhasebe ona yaslanır, çünkü kişileri, şirketleri ve vakıfları bir arada kapsar (a legal entity, a separate entity). Felsefe ile bilişim onu, gönderme yapılabilecek her şey için kullanır. Yerini ancak bulanıklığın kendisi amaç olduğunda hak eder; daha kesin bir sözcük varsa o daha iyidir.
A charity is a legal entity distinct from its trustees.
Bir hayır kurumu, mütevellilerinden ayrı bir tüzel kişidir.
- 20equivalentadjectiveformal
eşdeğer, karşılık
İlgeç sözcük türünü izler: sıfat olarak 'to' alır, ad olarak 'of'. Özdeşliği değil, eşit değeri ya da eşit işlevi ileri sürer; o yüzden iki şey ayrı dizgelerde aynı işi görüyorsa bu sözcüğe uzanın. 'Full time equivalent', raporlarda personel sayısının standart ölçüsüdür. Eşitlik gerçekten tam değilse 'exactly equivalent' demekten kaçının.
The fine was equivalent to three months of average pay.
Para cezası, ortalama üç aylık ücrete eşdeğerdi.
- 21evolveverbneutral
evrilmek, giderek gelişmek
Biyoloji onun yalnızca bir yuvasıdır. Genel akademik düzyazıda giderek gelişmek demektir ve geçişsizdir: bir politika evolve eder, kimse onu evolve etmez. 'Evolve into' gelişmenin varış noktasını gösterir. 'evolution' adının, hiçbir Darwinci sav taşımayan zayıf bir gündelik anlamı vardır (the evolution of the design); doğal seçilimi kastediyorsanız 'natural selection' yazın.
The role of the tutor has evolved since the 1990s.
Öğretim görevlisinin rolü 1990'lardan bu yana evrildi.
- 22expandverbneutral
genişlemek, büyümek; genişletmek
İki yönde birden işler: bir şirket expand eder, bir politika da bir şirketi expand eder. 'Expand on' ayrı bir kalıptır ve bir noktayı daha ayrıntılı anlatmak demektir; bir okuyucunun 'expand this section' derken kastettiği budur. Bir şeyi tek yönde uzatan 'extend'den ve harcamak demek olan 'expend'den ayrı tutun. Adı 'expansion'dır.
The scheme expanded to fourteen cities within two years.
Program iki yıl içinde on dört kente yayıldı.
- 23exposeverbneutralformal
maruz bırakmak; gizli olanı ifşa etmek
Ayrılmaya değer üç anlam. Deney yazısında katılımcılar bir uyarana expose edilir, ve 'exposure' adı her yöntem bölümünde geçer. Tarihte ve gazetecilikte gizli bir şeyi ortaya dökmek demektir ve nesnesi bir yanlıştır. Fiziksel olarak üzerini açmak demektir. Dönüşlü biçimin gündelik İngilizcede talihsiz bir ikinci anlamı vardır, o yüzden özne bir kişiyken edilgende kalın.
Half the sample was exposed to the advertisement twice.
Örneklemin yarısı reklama iki kez maruz bırakıldı.
- 24externaladjectiveformal
dış, dıştan gelen
'internal'ın çiftidir ve yerleşik kalıplarda yaşar: external validity, external examiner, external funding, external factors. İngiliz üniversitelerinde external examiner resmi bir görevdir: ölçütlerin başka kurumlarınkiyle örtüştüğünü denetleyen, başka bir kurumdan gelen bir akademisyen. İlgeç biçimi 'external to'dur, ve zarf bir şeyin nasıl değerlendirildiğini bildirir. İstatistikte external validity, bulguların örneklemin ötesine taşınıp taşınmadığı sorusudur.
The thesis was read by an external examiner from another university.
Tezi, başka bir üniversiteden gelen bir dış jüri üyesi okudu.
- 25facilitateverbformal
kolaylaştırmak
Nesnesi bir kişi değil, bir süreç olmalıdır: öğrenmeyi, tartışmayı, erişimi, ticareti facilitate edersiniz. Kulağa ağır geldiği için 'help' yerine fazla kullanılır; 'help' oturuyorsa 'help' yazın. Özne bir eyleyen değil bir koşul olduğunda yerini hak eder, örneğin 'low interest rates facilitated the boom'. Bir 'facilitator' bir atölyeyi öğretmeden yürütür, ki bu eğitim araştırmasında gerçek bir ayrımdır.
Small class sizes facilitate discussion.
Küçük sınıf mevcutları tartışmayı kolaylaştırıyor.
- 26fundamentaladjectiveformal
temel niteliğinde, her şeyin üzerine kurulduğu
'important' ya da 'basic'ten güçlüdür: geri kalan her şeyin buna dayandığını ileri sürer, ve neyin buna dayandığını adlandırdığında 'to' alır. Sav mutlak olduğu için onu 'very' ya da 'quite' ile zayıflatmayın. Çoğul ad 'the fundamentals' bir konunun temelleri demektir, ve zarf, ayrıntılar üzerine değil temeller üzerine bir görüş ayrılığını imler.
Trust is fundamental to any relationship between doctor and patient.
Güven, hekimle hasta arasındaki her ilişkinin dayandığı zemindir.
- 27generateverbneutral
üretmek, ortaya çıkarmak
Bu alt liste bir ailenin iki üyesini ayrı başsözcük olarak taşıyor, o yüzden onları ayrı tutun: bu fiildir, yanındaki 'generation' ise ağırlıkla bir insan kuşağını adlandıran addır. Nesneleri elle yapılmış şeyler değil, var edilen şeylerdir: income, data, electricity, interest, hypotheses. Bir kişi somut bir şey yapıyorsa 'produce' ya da 'create' daha iyi okunur. Yöntem bölümlerinde edilgen sıktır.
The survey generated over ten thousand responses.
Anket on binden fazla yanıt üretti.
- 28generationnounneutral
kuşak, nesil; (elektrik, veri) üretimi
Aynı alt listedeki 'generate' fiilinden ayrı olarak listelenmiştir, ve toplum araştırmasında o fiilin adı değildir. Başat anlam, aşağı yukarı aynı zamanda doğmuş bir kümedir (the postwar cohort, first generation migrants), ve buradan uzanarak otuz yıl kadarlık kaba bir aralıktır. Bir şey üretme anlamındaki teknik kullanım ağırlıkla 'power generation' ve 'data generation'da yaşar. 'Generational' sıfatı kuşaklar arası demektir.
The first generation of migrants rarely used the health service.
Göçmenlerin ilk kuşağı sağlık hizmetini pek seyrek kullandı.
- 29imagenounneutral
görüntü, imge; imaj
Yalnızca bir resim değil. Medya ve yönetim araştırmasında başat anlam kamuoyundaki itibardır (brand image, corporate image, self image), o yüzden 'image management' fotoğraflarla ilgili değildir. Bilişim onu bir diskin birebir kopyası için kullanır. Aynı kökten gelen iki sıfat ayrı şeyler demektir ve hiçbiri 'resimde gösterilen' anlamına gelmez: 'imagined' uydurulmuş, 'imaginary' gerçek olmayan demektir.
Satellite images show the forest edge moving each year.
Uydu görüntüleri, orman sınırının her yıl gerilediğini gösteriyor.
- 30liberaladjectiveneutral
özgürlükçü, liberal; bol, cömert
Siyaseti Atlantik'in iki yakasında ters dönen bir sözcük. Amerikan kullanımında merkezin solu demektir; Avrupa kullanımında ve iktisatta serbest piyasadan ve küçük devletten yana demektir, ki 'neoliberal' ve 'liberalisation'ın ardındaki anlam budur. Üçüncü bir anlam, cömert ya da katı olmayan, 'a liberal interpretation' ve 'liberal arts'ta yaşar. Bir makalede ilk kullanışınızda hangi anlamda kullandığınızı söyleyin.
The party adopted a more liberal position on immigration.
Parti göç konusunda daha özgürlükçü bir konum benimsedi.
- 31licencenounneutralBritish English
ruhsat, izin belgesi
İngiliz İngilizcesi bu çifti sözcük türüne göre ayırır ve ikisini de aynı biçimde söyler. Ad, burada başsözcükte olduğu gibi c ile yazılır (a driving licence, a licence to operate); fiil ise s ile yazılır (to license premises, a licensed practitioner). Amerikan İngilizcesi ikisi için de s yazımını kullanır. Aynı c ve s kuralı practice ile practise'te, advice ile advise'ta da geçerlidir; s'li biçim her zaman fiildir.
The firm lost its licence after the second inspection.
Firma ikinci denetimden sonra ruhsatını yitirdi.
- 32logicnounneutraltechnical
mantık
Alanı ya da genel olarak geçerli akıl yürütmeyi adlandırdığında sayılamazdır (formal logic, the logic of the argument), ama belirli bir akıl yürütme biçimini adlandırdığında sayılabilirdir; toplum biliminin birbiriyle yarışan logic'lerden söz etmesinin nedeni budur. Sıfat yalnızca akla yatkın değil, öncüllerden çıkan demektir, o yüzden 'it is logical that' çoğu zaman süslenmiş bir görüştür. Kişi 'logician'dır, 'logist' değil.
The logic of the argument breaks down at the third step.
Savın mantığı üçüncü adımda dağılıyor.
- 33marginnounneutraltechnical
iki değer arasındaki fark; kenar boşluğu; kâr marjı
Üç alan, üç anlam. İstatistikte 'margin of error', bir kestirimin gerçek değerden ne kadar uzakta olabileceğini sınırlar. İktisatta ve muhasebede maliyetle fiyat arasındaki açıklıktır; profit margin ve gross margin buradan gelir. Bir sayfada ise kenar notlarının yaşadığı boş şerittir. Sıfat ayrıca küçük ya da çevrede kalan demektir, ve 'marginalised' toplumun kıyısına itilmiş demektir.
The poll has a margin of error of three points.
Ankette üç puanlık bir yanılma payı var.
- 34medicaladjectiveneutral
tıbbi, hekimliğe ilişkin
'medicinal' ile aynı sözcük değildir. Bu sözcük hekimlik uygulamasına ve hekimlere ilişkindir (medical school, medical records, a medical condition); 'medicinal' ise iyileştirici bir maddeyi niteler, örneğin medicinal plants. Bir medicinal herb sizi iyileştirir; bir medical herb ise diploma için okuyan bir bitki olurdu. İngiliz İngilizcesinde ayrıca sağlık muayenesi demek olan sayılabilir bir addır.
Her medical records were withheld from the trial.
Tıbbi kayıtları denemeye verilmedi.
- 35mentaladjectiveneutral
zihinsel, ruhsal
Ağırlıkla zihin ve ruh sağlığı için kullanılır: mental health, mental illness, mental processes, mental arithmetic. Deli demek olan teklifsiz İngiliz anlamı, herhangi bir klinik bağlamda incitici olur ve akademik yazıda yeri yoktur. 'Mentality' adı bir yeti değil bir tutum betimler, dolayısıyla bu sıfatın adı değildir. Addan önce durur ve önüne pek seyrek bir niteleyen zarf alır.
The study measured mental health outcomes at twelve months.
Çalışma, on ikinci ayda ruh sağlığı sonuçlarını ölçtü.
- 36modifyverbformal
kısmen değiştirmek; (dilbilgisinde) nitelemek
Var olmayı sürdüren bir şeyde bilerek yapılan, kısmi bir değişiklik: modify a design, a diet, a genome. Dilbilim onu epeyce başka, teknik bir anlamda kullanır: bir sıfat, bir adın anlamını daraltarak onu modify eder. 'Genetically modified' yerleşik bir kalıptır ve İngiliz kaynaklarında GM diye kısaltılır. Daha geniş olan 'alter'ın ve belgelere ait olan 'amend'in karşısına koyun; üçü de bu alt listede.
The questionnaire was modified after the pilot study.
Anket formu pilot çalışmadan sonra değiştirildi.
- 37monitorverbneutral
düzenli olarak izlemek, gözetlemek
Yineleme anlamın içine kurulmuştur: ilerlemeyi, kan basıncını, uyumu, su niteliğini zaman içinde monitor edersiniz. Yinelemeye gereksinmeyen 'observe' ile ve insanlar üzerinde yetki sezdiren 'supervise' ile karşılaştırın. Adın iki hayatı vardır, bir ekran ve denetleyen bir kişi (an election monitor), ve 'monitoring' ulacı politika belgelerinin en çok kullandığı biçimdir.
Nurses monitored blood pressure every four hours.
Hemşireler kan basıncını dört saatte bir izledi.
- 38networknounneutral
ağ
Gündelik kullanım birbirine bağlı her insan ya da nesne kümesini kapsar (a rail network, a support network). Araştırma yazısı teknik bir anlam ekler: düğümler ve bağlantılardan oluşan bir yapı, ki 'network analysis' ve 'network density' bunu ölçer. Fiil olarak mesleki ilişkiler kurmak demektir ve pek çok editörün makalelerden uzak tutacağı kadar teklifsizdir. 'Networked' ortacı başkalarına bağlı demektir.
The rail network was nationalised in 1948.
Demiryolu ağı 1948'de devletleştirildi.
- 39notionnounformal
düşünce, kanı
'idea' ve 'concept'in taşımadığı hafif bir kuşku taşır: 'the notion that markets self correct' yazmak, birazdan tartışmaya açılacağını belli eder. Ardından genellikle that'li bir yan cümle ya da 'of' gelir. Tanımlanan bir terim için 'concept'i, çürütülmek üzere anılan bir terim için bunu kullanın; çoğulu daha da küçümseyici durur, ve 'no notion' zerre kadar fikri olmamak demektir.
The notion that competition always improves services is rarely tested.
Rekabetin hizmetleri her zaman iyileştirdiği kanısı pek seyrek sınanıyor.
- 40objectivenounformal
somut hedef; nesnel, öznel olmayan
Farklı işler gören iki sözcük türü. Ad bir erektir, ve yerleşik 'aims and objectives' çiftinde objectives, belirli ve ölçülebilir olanlardır. Sıfat ise güçlü bir sav koyar: bir ölçümün objective olduğunu söylemek, yetkin her gözlemcinin aynı sonuca varacağını ileri sürmektir, o yüzden görüşlere değil yönteme ve kanıta aittir. Karşıtı 'subjective'dir, ve özelliğin kendisi 'objectivity'dir.
The project set three measurable objectives for the first year.
Proje, ilk yıl için ölçülebilir üç hedef koydu.
- 41orientverbformal
(bir yöne) yönlendirmek; kendini konumlandırmak
AWL bu kısa biçimi basar, ama İngiliz yazarlar daha çok 'orientate' der; ikisi de kabul edilir, ve uzun biçim Amerikan düzyazısında seyrektir. Gerçekte en çok yazacağınız biçim, birleşiklerdeki geçmiş ortaçtır: market oriented, family oriented, results oriented. Dönüşlü kullanıldığında kendi konumunu çıkarmak demektir, ve ad hem yönü hem de yeni öğrenciler için düzenlenen uyum haftasını kapsar. Asya için ad olarak büyük harfle yazılması eskimiştir ve bugün kaçınılır.
The policy is oriented towards early intervention.
Politika erken müdahaleye yönelmiş durumda.
- 42perspectivenounformal
bakış açısı
Akademik düzyazıda bir savın hangi konumdan yazıldığını adlandırır, ve konum için 'from', konu için 'on' alır: from a feminist perspective, a perspective on migration. Bir çizimdeki derinlik demek olan görsel anlam sanat tarihine aittir. Onu 'opinion' yerine geçen kibar bir sözcük olarak kullanmayın: bir perspective, ardında gerekçeleri ve bir geleneği olan bir konumdur. 'Put it in perspective' gerçek büyüklüğünü kestirmek demektir.
The book takes a comparative perspective on welfare reform.
Kitap, refah reformuna karşılaştırmalı bir bakış açısıyla yaklaşıyor.
- 43preciseadjectiveformal
tam belirlenmiş, kesin sınırlı
'accurate'in eşanlamlısı değildir, ve fark sınavlarda çıkar. Accurate gerçek değere yakın demektir; bu sözcük ise ince ince belirlenmiş ve yinelenebilir demektir, dolayısıyla her seferinde iki kilo fazla gösteren bir tartı precise'tir ama accurate değildir. 'To be precise' bir düzeltme açar, zarf ise ya tam olarak ya da öyle ya demektir. Adı 'precision'dır; 'preciseness' yerleşik değildir.
The report gives no precise figure for the shortfall.
Rapor, açık için tam belirlenmiş bir rakam vermiyor.
- 44primeadjectiveneutralformal
en başta gelen, birinci sınıf; (matematikte) asal
Addan önce en önemli ya da en iyi demektir (the prime cause, prime minister, a prime example) ve bu anlamda 'is'ten sonra kullanılamaz. Matematik onu yalnızca kendisine ve bire bölünebilen sayı için kullanır. Fiil bir şeyi önceden hazırlamak demektir, ve psikolojide 'priming', önceki bir uyaranın sonraki bir tepkiyi biçimlendirdiği standart bir deney tekniğidir. Araştırma yazısında daha sık kullanılan sıfat 'primary'dir.
Cost was the prime consideration in the redesign.
Yeniden tasarımda en başta gelen etken maliyetti.
- 45psychologynounneutraltechnical
psikoloji, ruhbilim
Alan adı olarak sayılamazdır ve tanımlık almaz (she studies it at Edinburgh), ama 'the psychology of' artı bir konu, sayılabilir bir öbek gibi davranır ve başlıklarda çok sıktır. Bütün ailede sessiz p'ye ve yazım kaymasına dikkat edin: psychology, psychological, psychologist. Araştırma yazısında işin çoğunu sıfat görür. Adı, bir tutum anlamında gevşek biçimde kullanmayın.
She read psychology at Edinburgh.
Edinburgh'da psikoloji okudu.
- 46pursueverbformal
peşinden gitmek, uğraşını sürdürmek
Nesneleri soyut ve uzun erimlidir: bir kariyer, bir derece, bir politika, bir soruşturma çizgisi, mahkeme yoluyla bir talep. Kovalamak anlamındaki düz kullanım ağırlıkla polis ve hukuk haberlerinde yaşar. Ad e'yi düşürür ve 'pursuit' diye yazılır, yerleşik 'in pursuit of' kalıbını verir. 'We do not pursue this question further here', üstlenilmeyen bir işi anmanın standart ve işe yarar bir yoludur.
Few graduates pursue a career in research.
Mezunların pek azı araştırmada bir kariyerin peşinden gidiyor.
- 47rationounneutraltechnical
iki niceliğin birbirine oranı
Öğrencilerin yanlışlıkla birbirinin yerine koyduğu üç sözcükten biri. Bu, iki niceliği birbirine karşı ölçer ve iki nokta üst üste ile yazılır, örneğin 1:12'lik bir öğretmen öğrenci oranı; kalıbı 'of A to B'dir. Bir proportion bir bütünün parçasıdır ve kesir ya da yüzde olarak yazılır. Bir rate ise zamana ya da bir nüfusa karşı ölçülür, örneğin binde doğum hızı. Yanlışını seçmek yalnızca sözcüğü değil, aritmetiği değiştirir.
The staff to student ratio is one to twelve.
Öğretmen öğrenci oranı bire on iki.
- 48rejectverbneutralformal
kabul etmemek, reddetmek
Nicel yazıda kullanım yerleşik ve tekniktir: sıfır hipotezini reject ederiz ya da onu reject etmekte başarısız oluruz, ve 'fail to reject' bilerek 'accept' ile aynı şey değildir. Editörler makaleleri reject eder ve bunun adı 'rejection'dır. Atılan bir parçayı anlatan seyrek ad için vurgu yer değiştirir. Bir isteğe yanıt veren 'refuse' ile ve bir sava yanıt veren 'deny' ile karşılaştırın.
The analysis rejects the null hypothesis at the one per cent level.
Çözümleme, sıfır hipotezini yüzde bir düzeyinde reddediyor.
- 49revenuenounformaltechnical
hasılat, gider düşülmeden önceki gelir
Maliyetler düşülmeden önce içeri giren paradır, o yüzden hiçbir zaman kârın eşanlamlısı değildir; ezberlenecek denklem şudur: revenue eksi costs eşittir profit. Genellikle sayılamazdır, gerçi bir devletin birden çok gelir kalemi için çoğul olağandır, örneğin tax revenues ve oil revenues. İngiliz iş yazısı bir firmanın toplam satışı için çoğu zaman 'turnover' yeğler, ve büyük harfli 'the Revenue' bir zamanlar vergi idaresini adlandırırdı.
Tuition fees now provide half the university's revenue.
Öğrenim ücretleri şimdi üniversitenin hasılatının yarısını sağlıyor.
- 50stableadjectiveneutral
istikrarlı, kararlı
Değişmeyen, ve genellikle hoşa gidecek biçimde: stable prices, a stable relationship, a stable isotope, ve tıpta durumu kötüleşmeyen bir hasta. Adı 'stability'dir ve politika yazısının kullandığı biçim budur (financial stability, price stability); 'stableness' diye bir sözcük yoktur. Fiili 'stabilise'dır. Aynı yazımı taşıyan ayrı bir ad at ahırı demektir; İngilizceye kendi yolundan girmiştir, gerçi ikisi de Latince stare'ye, yani durmaya çıkar.
Prices remained stable throughout the period.
Fiyatlar dönem boyunca istikrarlı kaldı.
- 51stylenounneutral
biçem, tarz; kaynak gösterme düzeni
Bir öğrenci için önem taşıyan anlam kaynak gösterme düzenidir: Harvard style, APA style, house style, a style guide; yanlışını kullanmak not kaybettirir. İkinci bir anlam, bir şeyi yapmanın kendine özgü yolunu adlandırır (a management style, learning styles, gerçi öğrenme biçemleri kuramı bugün büyük ölçüde geçersiz sayılıyor). Sıfatı 'stylistic'tir, ve 'stylistics', metinlerin nasıl yazıldığını inceleyen dilbilim dalıdır.
The journal requires references in Harvard style.
Dergi, kaynakların Harvard düzeninde verilmesini istiyor.
- 52substituteverbneutralformal
yerine koymak, ikame etmek; yerine geçen şey
İlgeçler anlamı ters çevirir, o yüzden çifti birlikte öğrenin: yeni şeyi eskisinin yerine koyarken FOR, eskisini yenisiyle değiştirirken WITH kullanılır. Yazarlar bunu durmadan ters çevirir. Ad olarak yerine geçen şeydir ve o da 'for' alır. İktisatta substitute goods, birinin fiyatı yükseldiğinde alıcının öbürüne geçtiği mallardır. Edimin adı 'substitution'dır.
The team substituted synthetic fibre for wool in the second batch.
Ekip, ikinci partide yünün yerine sentetik lif koydu.
- 53sustainverbformal
sürekli kılmak, ayakta tutmak; (zarar) görmek
İki anlam, biri gözden kaçmaya elverişli. Yaygın olanı bir şeyi zaman içinde sürdürmektir: sustain growth, sustain an argument, sustained attention. Resmi ve hukuki olanı ise bir şeye uğramaktır: sustain injuries, ve mahkemede 'objection sustained'. 'Sustainable'ın neredeyse tümüyle çevre anlamına kaydığına dikkat edin; 'a sustainable argument' bugün tuhaf okunuyor, onun yerine 'defensible' yazın.
The economy sustained growth for a decade.
Ekonomi on yıl boyunca büyümeyi ayakta tuttu.
- 54symbolnounneutral
simge, sembol
Birbirine yakın üç komşuyu ayrı tutun: bir symbol, uzlaşım yoluyla başka bir şeyin yerini tutar (barış için güvercin, sodyum için Na); bir sign ona doğrudan işaret eder; bir symptom ise onun sonucudur. Kimyada ve matematikte kullanım tümüyle tekniktir. Fiili 'symbolise'dır. Sıfat ayrıca etki için değil gösteriş için yapılmış demektir, örneğin a symbolic gesture, ki bu çoğu zaman bir eleştiridir.
The chemical symbol for sodium comes from Latin.
Sodyumun kimyasal simgesi Latinceden geliyor.
- 55targetnounneutral
hedef, tutturulması gereken düzey
Politika yazısında belirli bir tarihe dek ulaşılacak, açıklanmış bir rakamdır: set a target, meet a target, miss a target, ve 'on target' ona ulaşma yolunda demektir. Fiil bir şeyi belirli bir kesime yöneltmek demektir, ve addan önce ortaç, sağlıkta ve pazarlamada standarttır (targeted intervention, targeted advertising). Raporlar edilgen 'is targeted at'i etkenden çok daha sık kullanır.
The service missed its waiting time target for the third year.
Hizmet, bekleme süresi hedefini üçüncü yıl da tutturamadı.
- 56transitnounformaltechnical
transit geçiş, bir yerden geçerek taşınma
Resmidir, ve bir yere değil bir yerden geçerek gitmeye ilişkindir: goods in transit, a transit visa, a transit lounge. Amerikan İngilizcesinde ayrıca toplu taşıma demektir, örneğin mass transit, ki İngiliz okurlar bunu yanlış okuyabilir. Onu, bir durumdan ötekine geçiş demek olan 'transition' ile karıştırmayın; AWL ikisini tek ailede toplar ama birbirlerinin yerini tutmazlar. Gök bilimi onu, bir yıldızın önünden geçen gezegen için kullanır.
The goods were damaged in transit.
Mallar taşıma sırasında hasar gördü.
- 57trendnounneutral
eğilim, gidişat
Zaman içinde bir değişme yönüdür, dolayısıyla ardında birkaç gözlem olmalıdır; tek bir kıpırdanma bir trend değildir. Eşdizimleri ezberlenmeye değer: an upward trend, a downward trend, a trend towards, buck the trend, ve istatistikte a trend line. Ortacı toplumsal medyanın eline geçmiştir ve artık teklifsiz durur; 'trendy' sıfatı ise küçümseyicidir ve bir makalede yeri yoktur.
The data show a clear upward trend since 2010.
Veriler 2010'dan bu yana açık bir yükseliş eğilimi gösteriyor.
- 58versionnounneutral
sürüm; (olayın) bir anlatımı
İki akademik kullanım. Bir belgenin ya da bir programın basımı (a draft version, version 2.1, the final version), ki gruplar arasında araçlar farklıysa bir yöntem bölümü bunu numaralamak zorundadır. Ve tek bir bakış açısından verilen bir anlatım, ki bu sessizce başka anlatımların da bulunduğunu sezdirir; 'his version of events' bu yüzden hiçbir zaman yansız değildir. Fiil yazılım işinde vardır ama onun dışında meslek argosudur.
The final version of the questionnaire had eighteen items.
Anket formunun son sürümünde on sekiz soru vardı.
- 59welfarenounneutralformal
esenlik, refah; sosyal yardım sistemi
Anlam ülkeye göre ayrışır. İngiliz ve Avustralya kullanımı onu genel olarak esenlik sayar (animal welfare, child welfare, the welfare state); Amerikan kullanımı çoğu zaman yoksul ailelere yapılan nakit ödemeyi kasteder, ve orada 'on welfare' İngiliz karşılığının taşımadığı bir damga taşır. Sayılamazdır, çoğulu yoktur, ve toplumsal politikada gönül rahatlığıyla niteleyicilik yapar: welfare reform, welfare provision, welfare recipients.
The inspectors reported on animal welfare at four sites.
Denetçiler dört tesiste hayvan esenliği üzerine rapor verdi.
- 60whereasconjunctionformal
oysa, buna karşılık
Eşit ağırlıkta iki cümleyi bağlayan salt bir karşıtlık bağlacı, ve özenli yazarların onu 'while'a yeğlemesinin nedeni tam da budur: 'while incomes rose' gelirlerin yükseldiği süre boyunca diye okunabilir, ama bu sözcükte zamana ilişkin hiçbir anlam yoktur. İki yanında da tam bir cümle ister, ve cümle başında durmaktan çok ikisinin arasında durur. Hukuk belgeleri gerekçe bölümlerini bambaşka, kalıplaşmış bir kullanımla onunla açar.
Urban rates rose, whereas rural rates fell.
Kentsel oranlar yükseldi, oysa kırsal oranlar düştü.
Her yerde öğrenin, internet olmasa bile
Desteleri telefonunuza indirin, internet olmadan çalışın. Yolculukta, uçakta ya da çekimin zayıf olduğu her yerde idealdir.
Akademik İngilizcenin kendine ait bir söz varlığı vardır ve bu, onun yayımlanmış listesidir. Averil Coxhead'in Academic Word List'i, her alandan akademik metinde yinelenen 570 kelime ailesini – analyse, significant, constitute, hypothesis – sıklığa göre on alt listede toplar. Bunları öğrendiğinizde makaleler, ders notları ve IELTS ile TOEFL okuma metinleri gözle görülür biçimde kolaylaşır.