sublist-8Kelime paketi

Akademik Kelime Listesi (AWL)

Akademik metinlerin, IELTS ve TOEFL'ın kelime dağarcığı.

60 kelime
İngilizce kelime bilgisi

Kütüphaneme ekle

Bu desteyi kaydetmek ve ilerlemeni takip etmek için ücretsiz kaydol

Her yerde öğrenin, internet olmasa bile

60 kelime

Tanımların dili:: Türkçe
  • 1
    abandonverbformal

    büsbütün bırakmak, terk etmek

    'stop' ya da 'leave'den güçlüdür: bir şeyi abandon etmek onu temelli bırakmaktır, bu yüzden sözcük geri dönülmeyecek bir karar sezdirir. Araştırma yazısında bir hipotezi, bir soruşturma çizgisini, bir politikayı ya da bir denemeyi abandon edersiniz; çalışmadan ayrılan katılımcılar için ise genellikle withdraw ya da drop out denir, abandon değil. 'Abandonment' adı ağırlıkla hukuki ve klinik bir sözcüktür.

    The team abandoned the trial after the interim analysis.

    Ekip, ara çözümlemeden sonra denemeyi bıraktı.

  • 2
    accompanyverbformal

    eşlik etmek, birlikte görülmek

    Akademik düzyazıda onunla etken çatıdan çok edilgen çatıda karşılaşırsınız: X was accompanied by Y, birinin ötekine yol açtığını ileri sürmeden birlikte gerçekleşen iki şeyi bildirmenin standart yoludur. Asıl nokta bu yansızlıktır, o yüzden 'caused' demek istediğinizde ona uzanmayın. Yazım tuzağı: iki c, tek m; üçüncü tekil biçim ise y'yi düşürüp accompanies olur.

    The rise in temperature was accompanied by a sharp fall in yields.

    Sıcaklıktaki yükselişe verimde sert bir düşüş eşlik etti.

  • 3
    accumulateverbformal

    birike birike artmak, biriktirmek

    Hem nesneli hem nesnesiz işler: kanıt kendiliğinden accumulate eder, bir firma ise sermaye accumulate eder. Sözcük yavaş yavaş birikme düşüncesini taşır, bu yüzden 'suddenly' ile yan yana durmakta zorlanır. Bitmiş geçmişte çok sıktır ('evidence has accumulated since'); accumulation adı ise iktisatta ve yerbilimde bir terimdir.

    Evidence has accumulated steadily since the first trial.

    İlk denemeden bu yana kanıtlar durmadan birikti.

  • 4
    ambiguousadjectiveformal

    birden çok okumaya açık, iki anlamlı

    Sürekli 'ambivalent' ile karıştırılır. Bir şey birden çok biçimde okunabildiğinde ambiguous olur; bir kişi aynı anda iki duyguyu taşıdığında ambivalent olur. Metinler, sözcük seçimleri, bulgular ve yönergeler ambiguous olur; insanlar olmaz. Ad ambiguity'dir, olumsuzu 'unambiguous' yöntem bölümlerinde sıktır, 'disambiguate' ise ikinci okumayı ortadan kaldırmak demektir.

    The wording of the question was ambiguous and produced inconsistent answers.

    Sorunun ifadesi iki anlamlıydı ve tutarsız yanıtlar üretti.

  • 5
    appendverbformal

    sonuna eklemek

    Sona eklemek demektir, asla araya değil; bu yüzden 'append a clause to the contract' işler, 'append a correction to page two' işlemez. Öğrencilerin çoğu aileyle, akademik kullanımda çoğulu appendices olan appendix adı üzerinden tanışır (appendixes anatomik çoğuldur). Bilişimde bir dosyanın ya da bir listenin sonuna ekleme yapmanın standart fiilidir.

    The full questionnaire is appended to the report.

    Anketin tamamı raporun sonuna eklenmiştir.

  • 6
    appreciateverbneutralformal

    değer kazanmak; önemini tam kavramak

    Üç anlam, ve akademik olanı öğrencilere en yabancı gelenidir: değer kazanmak, yani depreciate'in karşıtı; para birimleri, varlıklar ve taşınmazlar için kullanılır. İkincisi bir şeyin ağırlığını kavramaktır ve resmi ölçü düşürmede sıktır ('it must be appreciated that the sample was small'). Üçüncüsü, minnettar olmak, savın değil mektubun ve e postanın işidir.

    The currency appreciated by nine percent against the dollar.

    Para birimi dolar karşısında yüzde dokuz değer kazandı.

  • 7
    arbitraryadjectiveformal

    keyfi, gerekçesiz seçilmiş

    Neredeyse her zaman bir eleştiridir: keyfi bir seçim, gerekçesi söylenmemiş seçimdir, bu yüzden okur onu denetleyemez. Onu, aynı listede yer alan ve bilinen olasılıklara ilişkin teknik bir anlamı olan 'random'ın eş anlamlısı saymayın. Bir şans işlemiyle seçilen eşik random'dır ama arbitrary değildir; derli toplu göründüğü için seçilen eşik ise arbitrary'dir ama random değildir.

    The cut-off of thirty points looks arbitrary.

    Otuz puanlık kesme noktası keyfi görünüyor.

  • 8
    automateverbneutraltechnical

    otomatikleştirmek, makineye devretmek

    Yalın fiili değil, ortacı ile adı çok daha sık okunur: automated data collection, automated scoring, the automation of routine work. 'Automated'ı 'automatic'ten ayrı tutun: automated, insanların yaptığı bir işi yapması için bir makinenin ayarlandığı demektir; automatic ise refleksler ve bilinçdışı işlemler dahil, kendiliğinden olan bir şeyi anlatır.

    The laboratory has automated most of its sample handling.

    Laboratuvar örnek işleme işinin çoğunu otomatikleştirdi.

  • 9
    biasnounneutraltechnical

    yanlılık, dizgesel sapma

    Araştırma deseninde bu, önyargının eş anlamlısı değil, kesin bir terimdir: bir kestirimi tek bir yönde gerçeğin uzağına iten dizgesel hata. Rastgele hata karşıt türdendir, çünkü örneklem büyüdükçe kendi kendini götürür, oysa yanlılık gitmez. Adlandırılmış türleri öğrenin (selection, recall, publication, measurement) ve biased sözcüğünün tek s ile yazıldığına dikkat edin.

    Selection bias makes the sample unrepresentative of the wider population.

    Seçim yanlılığı, örneklemi geniş evreni temsil etmez kılar.

  • 10
    chartnounneutral

    grafik; (gidişatı) çizerek göstermek

    Bir chart veriyi çubuklar, çizgiler ya da dilimler olarak gösterir ve yaygın türleri adıyla bilmeye değer: bar chart, pie chart, flow chart, organisation chart. Bir makalede numaralanmış gösterim ögelerine genellikle figure ve table denir, bu yüzden bir chart 'Figure 3' olarak görünür. Fiil, zaman içindeki değişimi kaydetmek ya da izini sürmek demektir; tarih ve iktisat yazısının kullandığı anlam budur.

    The bar chart shows spending by region.

    Çubuk grafik harcamayı bölgelere göre gösteriyor.

  • 11
    clarifyverbformal

    açıklığa kavuşturmak, bulanıklığı gidermek

    Var olan bir bulanıklığı öngerektirir, yani zaten söylenmiş bir şeyi clarify edersiniz; sıfırdan bir konuyu clarify etmezsiniz. İki kalıp öne çıkar: clarify ve bir ad (clarify the role of X) ile clarify ve bir wh yan cümlesi (clarify whether, how, why). 'Further research is needed to clarify' kalıplaşmış bir kapanış hamlesidir. Ad clarification'dır ve istek anlamında genellikle sayılabilirdir.

    The authors clarify what they mean by wellbeing.

    Yazarlar iyi oluş derken neyi kastettiklerini açıklığa kavuşturuyor.

  • 12
    commoditynounneutraltechnical

    emtia, ham madde ürünü

    İktisatta, yığın hâlinde alınıp satılan ve sağlayıcılar arasında birbirinin yerine geçebilir sayılan ham madde ya da birincil üründür: petrol, buğday, bakır, kahve. Buradan commodity prices, commodity markets, commodity exporters gelir. Daha gevşek bir anlamı değerli ve kıt olan her şeydir ('time is a scarce commodity'); eleştirel kuram ise piyasa dışı olanın satılık bir mala çevrilmesi demek olan commodification'ı ekler.

    Falling commodity prices hit exporting countries hardest.

    Düşen emtia fiyatları en çok ihracatçı ülkeleri vurdu.

  • 13
    complementverbformal

    eksiğini karşılayıp tamamlamak; (dilbilgisinde) tümleç

    Ortasında e ile yazılır; i ile yazılan 'compliment' ise iltifat demektir. İkisi hiçbir bağlamda birbirinin yerine geçmez, gerçi doldurmak demek olan Latince complere'de ortak bir ata paylaşırlar; iki yazımdan hiçbirinin yanlış görünmemesi bundandır. Aynı tuzak sıfatlarda da sürer: complementary methods birlikte çalışır, a complimentary ticket ise bedavadır. İki şey, her biri ötekinin eksiğini karşıladığında birbirini complement eder. Dilbilgisi adı bir fiili tamamlayan öbek için, küme kuramı ise bir kümenin dışında kalan her şey için kullanır.

    Qualitative interviews complement the survey data.

    Nitel görüşmeler anket verisini tamamlıyor.

  • 14
    conformverbformal

    uymak, (ölçüte) uygun davranmak

    Olağan akademik kullanımda 'to' alır (conform to a standard, to expectations, to a distribution); 'conform with' ağırlıkla hukuk ve düzenleme düzyazısında yaşar. İki ada dikkat edin: conformity psikolojinin incelediği toplumsal olgudur, conformance ise bir teknik belirtimi karşılamak anlamındaki dar mühendislik terimidir. Burada hiç ilgeç kullanmamak bir yanlıştır.

    The data do not conform to a normal distribution.

    Veriler normal dağılıma uymuyor.

  • 15
    contemporaryadjectiveformal

    çağdaş, bugüne ait; aynı dönemde yaşayan

    Birbiriyle düpedüz çelişebilen iki anlam. Modern: contemporary art bugünün sanatıdır. Ele alınan şeyle aynı dönemden: 1789 Devrimi'ne ilişkin contemporary bir tanıklık 1789'da yazılmıştır, bugün değil. Her iki okuma da canlı olduğu için sözcüğü demirleyin ('contemporary with the fire', 'present-day debates'). Ad olarak, bir başkasıyla aynı zamanda yaşamış kişiyi adlandırır.

    Contemporary accounts of the siege differ sharply from later histories.

    Kuşatmaya ilişkin dönemin tanıklıkları, sonraki tarih anlatılarından keskin biçimde ayrılıyor.

  • 16
    contradictverbformal

    çelişmek, tersini söylemek

    'differ from' ya da 'question'dan güçlüdür: B, A'yı contradict ediyorsa ikisi birden doğru olamaz. Onu buna saklayın; çatışma kısmiyse 'is inconsistent with' kullanın. Bulgular, kanıtlar ve tanıklıklar birbirini contradict eder ve bir yazar kendisini de contradict edebilir. Ad contradiction sayılabilirdir, 'contradictory' ise iki yönü birden gösteren kanıtı niteler.

    These findings contradict the results of the 2019 study.

    Bu bulgular 2019 çalışmasının sonuçlarıyla çelişiyor.

  • 17
    crucialadjectiveformal

    belirleyici, her şeyin ona bağlı olduğu

    Güçlü bir savdır, bir pekiştirici değil: sonuç bir şeye bağlıysa o şey crucial'dır, bu yüzden 'very crucial' gereksizdir ve bir tartışma bölümüne serpiştirilen crucial onu güçlendirmez, zayıflatır. Kalıplar: crucial to, crucial for, crucial in determining ve it is crucial that ile bir istek kipi. 'Crucially' belirleyici noktayı imleyen bir cümle zarfı olarak sıktır.

    Timing is crucial to the success of the intervention.

    Zamanlama, müdahalenin başarısında belirleyicidir.

  • 18
    currencynounneutral

    para birimi; (bir düşüncenin) yaygınlık kazanması

    Para anlamı sayılabilirdir ve ulusal bir niteleyici alır: a foreign currency, four currencies, currency markets. İkinci anlam sayılamaz ve soyuttur; bir düşüncenin kabul görme ve dolaşımda olma durumudur ve neredeyse yalnızca 'gain currency' kalıbında görünür. 'The term gained currency in the 1970s' cümlesini parayla ilgili okumak yerleşik bir yanlış anlamadır.

    The currency lost a fifth of its value in a month.

    Para birimi bir ayda değerinin beşte birini yitirdi.

  • 19
    denoteverbformaltechnical

    -in karşılığı olmak, simgelemek

    Öğrenilecek çift denote ile connote'tur. Denote etmek, bir şeyin açık karşılığı olmaktır; matematik ile mantığın onu 'let n denote the sample size' kalıbında kullanması bundandır. Connote etmek ise düz anlamın üstüne bir şey daha sezdirmektir; bu yüzden 'thrifty' ile 'stingy' aynı alışkanlığı denote eder ama karşıt yargıları connote eder. Şekillerdeki anahtarlar ve açıklama kutuları da denote eder.

    Let n denote the number of participants.

    n, katılımcı sayısını göstersin.

  • 20
    detectverbneutraltechnical

    sezmek, fark etmek; ölçüm yoluyla bulmak

    Fark edilmesi güç bir şeyin söz konusu olduğunu sezdirir, bu yüzden 'find'ın resmi karşılığı değildir. İstatistiksel güç, bir etki gerçekten varsa onu detect edebilme yetisi olarak tanımlanır; 'the study was underpowered to detect' kalıbının standart bir sınırlılık cümlesi olması bundandır. Aile kullanıma göre bölünür: süreç için detection, eşik için detectable, polis için detective.

    The study was too small to detect an effect of that size.

    Çalışma, bu büyüklükte bir etkiyi yakalayamayacak kadar küçüktü.

  • 21
    deviateverbformal

    (beklenenden) sapmak, ayrılmak

    Her zaman 'from' alır. Ton nesneye göre bölünür: bir ortalamadan ya da beklenen bir değerden ayrılmak yansız ve niceldir, oysa bir yönergeden ya da bir plandan ayrılmak hafif bir eleştiridir. Öğrencilerin en çok karşılaştığı ad deviation'dır, hepsinden çok da 'standard deviation' içinde. Değerler için yansız bir sözcük değil, insanlar için yüklü bir toplumbilim etiketi olan 'deviant'tan kaçının.

    Two sites deviated from the agreed protocol.

    İki merkez, üzerinde anlaşılan yönergeden saptı.

  • 22
    displaceverbformal

    yerinden etmek; yerini almak

    İki anlam, insan bilimlerinde ve doğa bilimlerinde buluşur. İnsanların zorla yer değiştirmesi, mülteci hukukunda tanımı yapılmış terimler olan displaced persons ve internal displacement'ı verir. Yerine geçme ise 'one technology displaces another'ı verir ki bu yalnızca yan yana var olmayı değil, yerini almayı ileri sürer. Fizik üçüncü bir anlamı, bir cismin ittiği su hacmini korur; psikanaliz ise dördüncüsünü.

    The dam displaced some forty thousand people.

    Baraj kırk bin dolayında insanı yerinden etti.

  • 23
    dramanounneutral

    tiyatro (yazın türü olarak), sahne oyunu

    Akademik kullanımda oyunları bir tür olarak ve onları inceleyen bilim dalını adlandırır, bu yüzden 'Jacobean drama'da sayılamaz, 'two of her dramas'ta sayılabilirdir. Heyecanlı bir olay anlamındaki gündelik kullanım teklifsizdir ve bir denemeye girmez. 'Dramatic' de dikkat ister: akademik düzyazıda genellikle yalnızca büyük demektir ('a dramatic increase') ve ölçülü kullanılması gereken bir pekiştiricidir.

    The course covers Jacobean drama in its political setting.

    Ders, Jakoben dönemi tiyatrosunu siyasal çerçevesi içinde ele alıyor.

  • 24
    eventualadjectiveformal

    bir sürecin sonunda gerçekleşen, en sonunda ulaşılan

    Roman dilleri konuşanlar için bir yalancı eş değer. Son demektir, bir sürecin ardından varılan; oysa İspanyolca eventual ile Fransızca éventuel olası ya da koşullu, Almanca eventuell ise belki demektir, yani kökteş neredeyse tersini söyler. 'Eventually' de aynı biçimde sonunda demektir, asla belki değil. 'Possible' demek istiyorsanız possible yazın; 'sonunda' demek istiyorsanız aradığınız sözcük budur.

    The eventual cost was double the original estimate.

    Sonunda ortaya çıkan maliyet ilk kestirimin iki katıydı.

  • 25
    exhibitverbformal

    (belirti, örüntü) açığa vurmak, gözler önüne sermek

    Akademik anlamı bir niteliği ya da bir davranışı göstermektir: hastalar belirti, örnekler bir örüntü, gereçler direnç exhibit eder. 'show'un resmi karşılığıdır ve soyut bir nesne alır, bu yüzden bir grafik exhibit etmez, show eder. Müze anlamı bir ad verir ve İngiliz İngilizcesi serginin bütününe exhibition derken Amerikan İngilizcesi çoğu kez exhibit der. Hukuk üçüncüsünü ekler: bir exhibit bir kanıt parçasıdır.

    The samples exhibit a clear seasonal pattern.

    Örnekler açık bir mevsimsel örüntü ortaya koyuyor.

  • 26
    exploitverbneutralformal

    sonuna dek yararlanmak; sömürmek

    Ton nesneyle birlikte döner. Bir kaynağı, alanyazındaki bir boşluğu ya da verinin bir özelliğini exploit etmek yansız, hatta takdir edicidir; işçileri ya da bir açığı exploit etmek ise bir suçlamadır. Exploitation adı, kaynak iktisadı dışında hemen her alanda olumsuza yatar. Vurgu da kayar: fiil exPLOIT, gözü pek bir iş demek olan ad ise EXploit'tir.

    The method exploits the fact that the errors are independent.

    Yöntem, hataların birbirinden bağımsız olmasından sonuna dek yararlanıyor.

  • 27
    fluctuateverbformal

    dalgalanmak, inip çıkmak

    Değişim için genel bir sözcük değildir: bir düzeyin çevresinde düzensiz biçimde inip çıkmak demektir, bu yüzden istikrarlı bir tırmanış fluctuate etmez. Nesne almaz ki bu 'the policy fluctuated prices'ı olanaksız kılar. Daha geniş olan 'vary' ile ve düzenlilik sezdiren 'oscillate' ile karşılaştırın. Fluctuation adı genellikle çoğuldur; 'fluctuating' ise yerinde duramayan bir değişkene ilişkin savı yumuşatır.

    Prices fluctuate sharply from week to week.

    Fiyatlar haftadan haftaya sert biçimde dalgalanıyor.

  • 28
    guidelinenounneutral

    kılavuz ilke, resmi öneri

    Uygulamada neredeyse her zaman çoğuldur: clinical guidelines, guidelines for authors, national guidelines. Bir kuraldan ya da bir düzenlemeden bilerek zayıftır, bu yüzden guidelines izlenir, yayımlanır, güncellenir ya da onlardan sapılır; kırılmaz. Sayılamaz olan ve genel olarak öğüdü adlandıran 'guidance'tan ayrı tutun. Tek sözcüktür, asla iki değil.

    The clinical guidelines were updated in 2021.

    Klinik kılavuz ilkeler 2021'de güncellendi.

  • 29
    highlightverbneutral

    öne çıkarmak, dikkat çekmek

    Özetlerin ve sonuç bölümlerinin yük hayvanı: this study highlights the need for, the review highlights three gaps. Bu kadar yoğun kullanıldığı için onu 'draws attention to', 'points to' ya da 'underlines' ile değiştirerek çeşitlendirin. Kanıtlamayı değil vurguyu bildirdiğine dikkat edin, yani bir şeyi highlight eden bir bulgu onu ortaya koymuş olmaz. Ad, bir etkinliğin en iyi bölümü demektir; fiziksel işaretleme anlamı ise gündeliktir.

    These results highlight the need for longer follow-up.

    Bu sonuçlar daha uzun izlem gereksinimini öne çıkarıyor.

  • 30
    implicitadjectiveformal

    örtük, söylenmeden anlaşılan

    Sublist 6'daki 'explicit'in çifti: explicit açıkça söylenmiştir, implicit ise çıkarılmaya bırakılmıştır. Olağan kalıp implicit in'dir ('the assumption implicit in the model') ve implicitly zarfı eleştiride sıktır. İkinci ve daha eski bir anlam, implicit trust'ta olduğu gibi tam ve sorgusuz demektir. İlgili sözcükler: imply, implication ve psikolojide implicit memory ile implicit bias.

    The assumption is implicit in the model rather than stated.

    Varsayım modelde açıkça belirtilmiyor, örtük duruyor.

  • 31
    induceverbformaltechnical

    -e neden olmak, yol açarak oluşturmak; (mantıkta) tümevarımla çıkarmak

    İki akademik yaşamı var. Nedensel olarak yol açmak demektir ve drug-induced, stress-induced ile induced demand'i verir. Mantıkta ise tekil gözlemlerden genel bir kurala giden akıl yürütmeyi adlandırır; bu, sublist 3'teki 'deduce'un tersidir, çünkü deduce genel bir kuraldan tekil bir duruma iner. Bu yüzden tümevarım olasılıklıyken tümdengelim kesindir. Üçüncü bir anlam, ikna etmek, mastar alır.

    The drug induced nausea in a third of participants.

    İlaç katılımcıların üçte birinde bulantıya neden oldu.

  • 32
    inevitableadjectiveformal

    kaçınılmaz

    Çok güçlü bir sav: yalnızca olası değil, önlenmesi olanaksız; bu yüzden onu 'probable'ın eş anlamlısı olarak kullanmayın. Tarihçiler bir olayın inevitable olup olmadığını tartışır ve o tartışma tam olarak işlerin başka türlü gidip gidemeyeceğine ilişkindir. 'Inevitably' bir cümle zarfı olarak işler; kalıplaşmış 'the inevitable consequence of' ise desteklemeniz gereken bir nedensellik savını başlatır.

    Some loss of detail is inevitable when data are aggregated.

    Veriler toplulaştırıldığında ayrıntının bir bölümünün yitmesi kaçınılmazdır.

  • 33
    infrastructurenounneutral

    altyapı

    Olağan kullanımda sayılamazdır, o yüzden çoğul yerine 'investment in infrastructure' yeğleyin. Bir toplumun üzerinde yürüdüğü temel fiziksel dizgeleri (ulaşım, su, enerji) ve bunun uzantısı olarak örgütsel olanları kapsar: research infrastructure, digital infrastructure, data infrastructure. İnşa edilir, yükseltilir, bakımı yapılır ve ona yatırım yapılır. Çoğul yalnızca bütün dizgelerin uzmanca karşılaştırılmasında görünür.

    Investment in transport infrastructure fell for a third year.

    Ulaşım altyapısına yatırım üçüncü yıl da geriledi.

  • 34
    inspectverbformal

    yakından incelemek, denetlemek

    'look at'ten daha yakın ve daha resmidir: bir amacı ve çoğu kez ardında bir yetkeyi sezdirir; inspection ile inspector sözcüklerinin İngiliz eğitiminde ve halk sağlığında kurumsal sözcükler olması bundandır. Veri çözümlemesi yansız anlamı ödünç alır, 'inspect the residuals before interpreting the model' örneğindeki gibi; orada göz atmak değil, bilerek incelemek demektir.

    Two auditors inspected the records on site.

    İki denetçi kayıtları yerinde inceledi.

  • 35
    intenseadjectiveformal

    yoğun, şiddetli

    Ayrı tutulması gereken çift intense ile intensive'dir. Intense dereceyi anlatır, güçlü duyulan bir niteliği: intense pain, intense competition, intense heat. Intensive ise emeğin ya da kaynakların kısa bir zamana veya küçük bir alana yoğunlaştırılmasını anlatır: intensive care, an intensive course, labour-intensive production. 'Intensive pain' gibi bir öbek yerleşik bir öğrenci yanlışıdır. Derece adı intensity'dir.

    Competition for funding has become more intense.

    Fon için rekabet daha da yoğunlaştı.

  • 36
    manipulateverbneutraltechnical

    (deneyde) denetimli biçimde değiştirmek; kendi çıkarına yönlendirmek

    Deneysel desende yansız, başka hemen her yerde olumsuzdur. Bir deneyde araştırmacı bağımsız değişkeni manipulate eder, yani etkiyi gözlemek için onu bilerek değiştirir; 'experimental manipulation' hiçbir dürüstlük kuşkusu taşımayan teknik bir terimdir. Bu çerçevenin dışında insanları ya da sayıları manipulate etmek bir suçlamadır, bu yüzden veriyi işlemeyi kastettiğinizde 'manipulate the data' demekten kaçının.

    The experimenter manipulated the level of reward across three groups.

    Deneyci ödül düzeyini üç grup arasında denetimli biçimde değiştirdi.

  • 37
    minimiseverbneutralBritish English

    en aza indirmek; önemini küçültmek

    Burada İngiliz yazımıyla verilmiştir (Amerikan: minimize); gerçi Oxford yayın biçemi İngiliz İngilizcesinde de z biçimini kullanır, o yüzden asıl kural birini seçip belge boyunca ona bağlı kalmaktır. İki anlam: olabildiğince azaltmak (minimise bias, risk, error, waste) ve önemsizleştirmek (the report minimised the scale of the leak). Birincisinin karşıtı maximise'dır.

    Randomisation minimises the risk of selection bias.

    Rastgeleleştirme, seçim yanlılığı riskini en aza indirir.

  • 38
    nuclearadjectiveneutraltechnical

    nükleer; (biyolojide) çekirdeğe ilişkin

    Üç alan, tek sözcük. Fizik ile politika nuclear power, fission, waste ve non-proliferation'ı verir. Hücre biyolojisi, çoğulu nuclei olan nucleus'tan gelen nuclear membrane ile nuclear DNA'yı verir. Toplumbilim, geniş akrabalığın karşısına konan, yalnızca anne baba ile çocuklardan oluşan nuclear family'yi verir. new-clee-er diye söyleyin; çok yaygın olan new-cue-ler bilinen bir yanlıştır.

    The country gets a third of its electricity from nuclear power.

    Ülke elektriğinin üçte birini nükleer enerjiden sağlıyor.

  • 39
    offsetverbformaltechnical

    denkleştirmek, ters etkiyle götürmek

    Fiil biçim değiştirmez: offset, offset, offset; bu yüzden 'offsetted' her zaman yanlıştır. Bir etkiyi karşıt bir etkiyle dengelemek demektir ve kalıp offset X against Y ya da X is offset by Y'dir. Muhasebe zararları kârlara karşı offset eder; iklim politikası ise ada carbon offsetting'te yeni bir yaşam vermiştir. Ad her zaman OFFset'tir, fiil ise çoğunlukla offSET, gerçi onun için ilk hece vurgusu da duyulur.

    Higher wages were offset by rising rents.

    Yükselen ücretler artan kiralarla denkleşti.

  • 40
    paragraphnounneutral

    paragraf

    Akademik yazıda yalnızca sayfa düzeninin değil, savın birimi: birim başına tek düşünce, bir konu cümlesiyle duyurulur ve bir sonraki başlamadan kapatılır. Okutmanlar bu konuda durmadan yorum yazar; sözcüğün burada yer kazanması bundandır. Kaynak gösterme düzenleri, sayfa numarası olmayan kaynaklar için para. kısaltmasını kullanır: (Smith, 2019, para. 4). Fiil seyrektir.

    Each paragraph should open with a sentence stating its point.

    Her paragraf, savını bildiren bir cümleyle açılmalıdır.

  • 41
    plusprepositionneutraltechnical

    artı, -in üstüne

    Akademik bir listede yerini savdan çok nicel kullanım düzeyi sayesinde kazanır: artı imi, x plus y ve hepsinden çok, bir hata payını ya da bir toleransı bildirmenin standart yolu olan 'plus or minus'. Ad olarak bir üstünlük demektir. Bir makaleye girmeyen ise 'Plus, the sample was small' örneğindeki gibi cümle açan teklifsiz bağlaçtır.

    The estimate is accurate to plus or minus two percent.

    Kestirim artı eksi iki puan duyarlıktadır.

  • 42
    practitionernounformal

    uygulayıcı, mesleği icra eden kişi

    İşi inceleyeni değil yapanı adlandırır; araştırmacı ile uygulayıcı ayrımının eğitimde, hemşirelikte ve sosyal hizmette süregelen bir konu olması bundandır. İngiliz tıbbı, kısaltması GP olan ve aile hekimini karşılayan general practitioner'ı verir. Yazımına dikkat: İngiliz İngilizcesi practice adını, practise fiilini yazar, ama bu sözcük ekten önce bir t korur.

    The guidance is aimed at practitioners rather than researchers.

    Rehber, araştırmacılara değil uygulayıcılara sesleniyor.

  • 43
    predominantadjectiveformal

    başat, çoğunlukta olan

    Birkaçı arasında en yaygın ya da en güçlü olan demektir, asla tek olan değil; bu yüzden başat bir görüş, karşıt görüşlere yer bırakır. Predominantly zarfı araştırma yazısında çok daha sıktır ve bir ölçü düşürücü gibi işler: ağırlıklı olarak kadınlardan oluşan bir örneklem, çoğunlukla ama tümüyle kadın değildir. Nesne almayan predominate fiili de vardır. Onu, daha güçlü olan ve kalıtımda çoğu kez teknik bir anlam taşıyan 'dominant' ile karıştırmayın.

    English is the predominant language of publication in the field.

    Alanda yayın dili ağırlıklı olarak İngilizcedir.

  • 44
    prospectnounformal

    gerçekleşme olasılığı; (çoğulda) gelecek beklentileri

    Tekil ve soyut olduğunda bir şeyin gerçekleşme olasılığı demektir; genellikle 'of' ve bir ad ya da ad fiil ile: little prospect of agreement. Çoğul olduğunda birinin gelecekteki başarı şansı demektir: job prospects, career prospects. Bir bakış açısı demek olan 'perspective'ten uzak tutmak gerekir; 'prospective' ise bir desen terimidir: prospective bir çalışma insanları ileriye doğru izler.

    There is little prospect of agreement before the deadline.

    Son tarihten önce anlaşma olasılığı düşük.

  • 45
    radicaladjectiveneutralformal

    köklü, kökten; (siyasette) radikal

    Köke inmek anlamına geldiğinde yansızdır, a radical rethink ya da a radical departure from earlier policy örneklerindeki gibi; siyaseti etiketlediğinde ise yüklüdür. Okurlar hangisini kastettiğinizi her zaman kestiremez, bu yüzden onu, sorunu çözen bir adla eşleyin. Kimya teknik bir adı korur: eşlenmemiş elektronu olan kararsız bir molekül olan free radical; matematik onu kök imi için, Çin yazısı ise bir karakter bileşeni için kullanır.

    The reform was a radical departure from earlier policy.

    Reform, önceki politikadan köklü bir kopuştu.

  • 46
    randomadjectiveneutraltechnical

    rastgele, olasılığı bilinen şansa dayalı

    Gevşek değil, teknik bir sözcük. Her birimin seçilme şansı bilinen ve sıfırdan büyük olduğunda bir seçim random'dır ki bu, sonucun nasıl göründüğünün değil, işlemin bir özelliğidir. Bu yüzden yine bu listedeki 'arbitrary'nin eş anlamlısı değildir: arbitrary, gerekçesi söylenmeden seçilmiş demektir. Rastgele hata örneklem büyüdükçe küçülür, oysa yanlılık küçülmez. Tuhaf ya da beklenmedik anlamındaki teklifsiz kullanım konuşma diline aittir.

    Participants were assigned to groups at random.

    Katılımcılar gruplara rastgele atandı.

  • 47
    reinforceverbformal

    pekiştirmek, güçlendirmek

    Ayrılmaya değer iki anlam. Genel olarak, zaten var olan bir şeyi güçlendirmek demektir: bir savı, bir iddiayı, bir kalıp yargıyı ya da fiziksel olarak betonu reinforce etmek. Davranışçı psikolojide ise tekniktir: bir davranışı, ardından geleni kullanarak daha olası kılmak; positive reinforcement ile reinforcer buradan gelir. Tek sözcüktür, çizgisizdir ve bir şeyi yeniden zorlamak demek değildir.

    The new data reinforce the case for early screening.

    Yeni veriler erken tarama savını pekiştiriyor.

  • 48
    restoreverbformal

    eski hâline getirmek, yeniden sağlamak

    Bir şeyi önceki durumuna geri getirmek demektir, bu yüzden dönülecek bir önceki durum gerektirir: restore confidence, order, a building, a habitat, a file. Restore X to Y kalıbı bunu açık eder. Özgün duruma ilişkin hiçbir sav taşımadan hasarı gideren 'repair' ile ve çağdaşlaştıran 'renovate' ile karşılaştırın. Restoration adı ayrıca tarihsel dönemleri ve bir ekoloji okulunu adlandırır.

    The measures failed to restore confidence in the bank.

    Önlemler bankaya duyulan güveni geri getirmedi.

  • 49
    reviseverbneutral

    gözden geçirip düzeltmek; (İngiliz kullanımında) sınava çalışmak

    Her yerde, bir şeyi yeniden düşündükten sonra değiştirmek demektir: a revised manuscript, revised estimates, revise a figure upwards ve dergi kararı 'revise and resubmit'. İngiliz İngilizcesi, Amerikan okurun bilmediği ikinci bir anlam ekler: sınava çalışmak; Amerikalılar buna reviewing der. Revision adı ikisini birden taşır, o yüzden hangisi olduğunu bağlam belirler.

    The estimate was revised downwards after the audit.

    Kestirim, denetimden sonra aşağı yönde düzeltildi.

  • 50
    schedulenounneutral

    zaman çizelgesi; (görüşmede) soru listesi

    İngiliz İngilizcesinde shed-yool, Amerikan İngilizcesinde sked-jool diye söylenir ki bu her iki yönde de dinleyeni şaşırtır. Gündelik kalıplar on schedule, ahead of schedule ve behind schedule'dır. Araştırma, öğrencilerin pek beklemediği bir anlam ekler: bir interview schedule, bir görüşmecinin sırayla geçtiği soru listesidir, bir zaman çizelgesi değil. Hukuk metinleri bir başkasını ekler: bir yasaya ya da sözleşmeye eklenen ek liste.

    The trial ran six months behind schedule.

    Deneme, zaman çizelgesinin altı ay gerisinde ilerledi.

  • 51
    tensenounneutraltechnical

    (dilbilgisinde) fiil zamanı; gergin, gerilmiş

    Aynı yazımı, birbiriyle akraba olmayan iki sözcük paylaşır. Yazı için önemli olan dilbilgisi adıdır: akademik İngilizce yerleşik bilgi için geniş zamanı, belli bir çalışmanın yaptığı iş için geçmiş zamanı, zaman içindeki bir çalışma gövdesi için ise yakın geçmişi kullanır. Sıfat gergin ya da gevşeyemeyen demektir ve tension adını veren, dilbilgisel olan değil işte bu sözcüktür.

    Methods sections are normally written in the past tense.

    Yöntem bölümleri normalde geçmiş zamanla yazılır.

  • 52
    terminateverbformal

    (sözleşmeyi, işi) feshetmek, kararla bitirmek

    Resmi ve genellikle kurumsaldır: sözleşmeler, iş ilişkileri, denemeler ve gebelikler terminate edilir ve sözcük, yalın 'end'in sezdirmediği bir şeyi sezdirir: bunu yapma yetkisi olan birinin kararı. Güzergâhlar ve hatlar için nesnesiz de işler. Ad termination'dır. 'Terminal'i onun sıfatı saymayın; o, son ya da öldürücü demektir ya da bir yapıyı adlandırır.

    The contract was terminated without notice.

    Sözleşme bildirimsiz feshedildi.

  • 53
    themenounneutral

    tema, yinelenen izlek

    Yazın incelemesinde bir yapıtın içinden geçen yinelenen bir düşüncedir. Nitel araştırmada ise daha sıkı anlamlı teknik bir terimdir: bir veri kümesi boyunca saptanan, tematik çözümlemeyle üretilen ve kodlanmış alıntılarla desteklenen bir anlam örüntüsü; yani bir theme, yalnızca gündeme gelmiş bir konu değildir. Birliktelikler: a central theme, a recurring theme, themes emerged from the data.

    Four themes were identified across the thirty transcripts.

    Otuz görüşme dökümü boyunca dört tema saptandı.

  • 54
    therebyadverbformal

    böylelikle, bunu yaparak

    Az önce söylenene bir sonuç bağlayan, bu yolla demek olan resmi bir bağlayıcı. Öğrenilecek olan dilbilgisidir: neredeyse her zaman ardından bir -ing biçimi gelir, 'thereby reducing costs' örneğindeki gibi ve kendi başına tam bir cümlecik başlatmaz. Bir sonuç başlatan 'therefore'dan ve bir belgeye geri gönderme yapan therein ile thereof'tan ayrı tutun.

    The pump runs at night, thereby cutting peak demand.

    Pompa geceleri çalışıyor, böylelikle en yüksek talebi kırıyor.

  • 55
    uniformadjectiveformaltechnical

    her noktada aynı, tekdüze

    Sıfat olarak her noktada ya da her durumda aynı demektir ki bu güçlü bir görgül savdır: istatistikte düzgün bir dağılım her değere eşit olasılık verir. Her yerde geçerli demek olan 'universal' ile ve çelişkisiz demek olan 'consistent' ile karşılaştırın. Uniformly zarfı ile uniformity adı aynı anlamı taşır; giysi anlamındaki ad ise kullanımda bununla ilgisizdir.

    The coating was uniform to within a tenth of a millimetre.

    Kaplama, milimetrenin onda biri duyarlıkta her noktada aynıydı.

  • 56
    vehiclenounneutral

    taşıt; (bir amacın) taşıyıcısı

    Düz anlamı motor vehicles ile vehicle emissions'ı verir, ama akademik yazı mecaza yaslanır: bir şeyin vehicle'ı onu taşıyan araçtır, a vehicle for reform ya da for social mobility örneklerindeki gibi. İlgeç of değil for'dur. Eczacılık teknik bir anlamı, etkin bir ilacı taşıyan etkisiz maddeyi korur; yazın eleştirisi ise onu bir eğretilemenin imge yanı için kullanır.

    Emissions from private vehicles fell by twelve percent.

    Özel taşıtlardan çıkan salımlar yüzde on iki azaldı.

  • 57
    viaprepositionformal

    üzerinden, aracılığıyla

    İki anlam ve ikincisi akademik yük hayvanıdır. Bir yerin üzerinden geçmek yolculuk anlamıdır. Bir yöntem ya da bir kanal aracılığıyla ise yöntem bölümlerinin durmadan kullandığıdır: recruited via social media, delivered via a web questionnaire, funded via a grant. Latincedir ama tümüyle yerleşmiştir, o yüzden eğik yazılmaz. Tek başına bir ilgeçtir, bu yüzden 'via of' bir yanlıştır.

    Participants were recruited via social media.

    Katılımcılar sosyal medya aracılığıyla toplandı.

  • 58
    virtualadjectiveneutraltechnical

    fiilen öyle olan, neredeyse; sanal

    Bilişim anlamı tanıdık olanıdır: fiziksel değil benzetilmiş olan gerçeklikler, makineler ve öğrenme ortamları. Tuzak, a virtual monopoly örneğindeki gibi adı öyle olmasa da fiilen öyle demek olan eski anlamdır. Zarf neredeyse tümüyle o eski anlama aittir, bu yüzden 'virtually all participants' katılımcıların neredeyse tümü demektir ve bilgisayarlarla hiçbir ilgisi yoktur.

    The firm holds a virtual monopoly on the technology.

    Firma teknoloji üzerinde fiilen tekel kurmuş durumda.

  • 59
    visualadjectiveneutraltechnical

    görsel, görmeye ilişkin

    Akademik yazının ayrı tuttuğu iki şeyi kapsar. Görmeye ilişkin olan: the visual cortex, visual attention, visual field. Çizimli sunuma ilişkin olan: a visual representation of the results ve şekillerin kendisi için çoğul ad 'the visuals'. Visualise fiili, zihinde bir imge kurmak ile veriyi çizdirmek arasında iki anlamlıdır, o yüzden hangisini kastettiğinizi söyleyin.

    The task measures visual attention rather than memory.

    Görev, bellekten çok görsel dikkati ölçüyor.

  • 60
    widespreadadjectiveneutral

    geniş bir alana yayılmış, yaygın

    Tek sözcüktür, çizgisizdir ve sıklıkla değil yayılımla ilgilidir: yaygın bir uygulama birçok yerde ya da birçok kişi arasında bulunur ki bu, sık gerçekleşenle aynı şey değildir. Addan önce de fiilden sonra da işler. En çok use, adoption, support, criticism, damage ve belief ile kurulur. Karşılaştırması 'more widespread'dir, asla tek sözcüklük bir biçim değil.

    The practice is widespread in the industry.

    Bu uygulama sektörde yaygındır.

Her yerde öğrenin, internet olmasa bile

Desteleri telefonunuza indirin, internet olmadan çalışın. Yolculukta, uçakta ya da çekimin zayıf olduğu her yerde idealdir.

Akademik İngilizcenin kendine ait bir söz varlığı vardır ve bu, onun yayımlanmış listesidir. Averil Coxhead'in Academic Word List'i, her alandan akademik metinde yinelenen 570 kelime ailesini – analyse, significant, constitute, hypothesis – sıklığa göre on alt listede toplar. Bunları öğrendiğinizde makaleler, ders notları ve IELTS ile TOEFL okuma metinleri gözle görülür biçimde kolaylaşır.