sublist-3Kelime paketi

Akademik Kelime Listesi (AWL)

Akademik metinlerin, IELTS ve TOEFL'ın kelime dağarcığı.

60 kelime
İngilizce kelime bilgisi

Kütüphaneme ekle

Bu desteyi kaydetmek ve ilerlemeni takip etmek için ücretsiz kaydol

Her yerde öğrenin, internet olmasa bile

60 kelime

Tanımların dili:: Türkçe
  • 1
    alternativenounneutralformal

    alternatif, başka seçenek

    Titizler, Latince kökün yalnızca iki seçeneğe izin verdiğini savunur, ama akademik kullanım üç ya da daha fazlasını gönül rahatlığıyla alır. Kalıp 'an alternative to'dur, asla 'of' değil. Sıfat olarak ayrıca ana akım dışı demektir (alternative medicine, alternative energy) ve 'alternatively', aynı kanıtın ikinci bir okumasını sunmak için standart bir cümle bağlayıcısıdır.

    The committee considered three alternatives before agreeing on a plan.

    Komite, bir plan üzerinde anlaşmadan önce üç seçeneği değerlendirdi.

  • 2
    circumstancenounformal

    koşul; içinde bulunulan durum

    Akademik düzyazıda neredeyse her zaman çoğuldur. İngiliz yazısı 'in the circumstances'ı, Amerikan yazısı 'under the circumstances'ı yeğler; mutlak yasak için ikisi de 'under no circumstances' kullanır. Öğrenilmeye değer yerleşik eşleşmeler: exceptional, extenuating ve unforeseen circumstances. 'circumstantial' sıfatı dolaylı demektir, örneğin circumstantial evidence.

    Under these circumstances the standard procedure does not apply.

    Bu koşullar altında standart yordam uygulanmıyor.

  • 3
    commentverbneutral

    görüş bildirmek; üzerine yorum yapmak

    Fiil 'on' ister: bulgular üzerine comment edilir, asla 'comment the findings' değil, ki bu Fransızca ve İspanyolcadan gelen sık bir aktarım yanlışıdır. Ad sayılabilirdir ve 'commentary' başlı başına bir bilimsel yazı türünü adlandırır. Yazılımda ad, kaynak koda bırakılmış açıklayıcı bir not demektir; bu anlam denemelerde hiç geçmez.

    The author comments on the limits of the method in a footnote.

    Yazar, yöntemin sınırları üzerine bir dipnotta görüş bildiriyor.

  • 4
    compensateverbformal

    zararını ödemek; açığı kapatmak, dengelemek

    İlgeç çerçevesiyle ayrılan iki anlam: bir kayıp için birine compensate edilir (para), ya da bir şey bir zayıflığı compensate eder (dengeleme). İstatistik yazısının kullandığı ikincisidir. 'compensation' adı iki anlamı da taşır, o yüzden ayrımı çevresindeki sözcükler yapmak zorundadır.

    Higher pay does not fully compensate workers for the risk involved.

    Daha yüksek ücret, işçilerin göze aldığı riskin karşılığını tam olarak ödemiyor.

  • 5
    componentnounneutraltechnical

    bileşen

    Sayılabilirdir ve neredeyse her zaman ardından 'of' gelir. Birleştirilmiş bir bütünü sezdirir; modelleri, puanları ve makineleri anlatırken daha bulanık olan 'element' yerine yeğlenmesinin nedeni budur. 'Principal component analysis' yerleşik bir istatistik terimidir, 'component parts' ise mühendislik düzyazısında hoş görülen bir gereksiz yinelemedir.

    Trust is a key component of the model.

    Güven, modelin başlıca bileşenlerinden biridir.

  • 6
    consentnounformal

    onam, rıza

    Araştırma yazısında bu neredeyse her zaman 'informed consent'tir; bir ruh hâlinin betimlenmesi değil, yordamsal bir gerekliliktir. Fiil 'to' alır: hastalar tedaviye consent eder. Etik kurullar 'assent'i, yasal olarak kabul veremeyecek çocuklara ayırır; 'by common consent' ise genel olarak benimsenmiş demek olan yerleşik bir kalıptır.

    All participants gave written consent before the study began.

    Bütün katılımcılar çalışma başlamadan önce yazılı onam verdi.

  • 7
    considerableadjectiveformal

    hatırı sayılır, epey büyük

    Düşünceli değil, büyük demektir; düşünceli olan 'considerate'tir. Tam olarak sayamayacağınız niceliklere iliştirilir: considerable variation, considerable evidence, considerable attention. Sayılabilir adlarla 'a considerable number of' gerekir. Zarfı, bir karşılaştırmaya ölçü vermenin standart yoludur: considerably higher, considerably fewer.

    There is considerable variation between the two samples.

    İki örneklem arasında hatırı sayılır bir değişkenlik var.

  • 8
    constantadjectiveneutraltechnical

    sabit; aralıksız

    İki anlam ayrı yönlere çeker: değişmeyen (holding income constant, at constant prices) ve durmayan (constant interruptions). Nicel yazıda olağan olan yalnızca birincisidir. Ad olarak yer çekimi sabiti gibi belirli bir değeri adlandırır. Benzer görünen ve bambaşka bir şey demek olan 'constrain' ile bulanıklaşmasına izin vermeyin.

    The experiment holds temperature constant across all trials.

    Deney, bütün denemelerde sıcaklığı sabit tutuyor.

  • 9
    constrainverbformal

    kısıtlamak, kısıt getirmek

    Akademik düzyazıda genellikle edilgendir: the study is constrained by sample size. En çok yazacağınız biçim 'constraint' adıdır; bütçe, zaman ve veri kısıtlarında geçer. 'limit'ten güçlüdür: bir kısıt, yalnızca ulaştığınız bir nokta değil, aşamayacağınız bir sınırdır. 'constant' ile akrabalığı yoktur.

    Tight budgets constrain what the project can attempt.

    Sıkı bütçeler, projenin neyi deneyebileceğini kısıtlıyor.

  • 10
    contributeverbneutralformal

    katkıda bulunmak; -e yol açmak

    'in' değil, 'to' alır. 'A contributing factor', 'a cause'tan bilerek zayıftır ve kanıt ilişkisel olduğunda güvenli söyleyiştir. Ad, bir tezin ileri sürmek zorunda olduğu şeyi adlandırır: bilgiye özgün bir katkı. Dergiler 'author contributions'ı resmi bir bölüm olarak sıralar.

    Poor housing contributes to ill health in later life.

    Kötü konut koşulları, ileriki yaşta sağlık sorunlarına yol açıyor.

  • 11
    conveneverbformal

    toplantıya çağırmak; toplantı yapmak

    İki yönde de işler: bir komite convene eder, bir başkan da onu convene eder. Kesinlikle resmidir, o yüzden danışmanla yapılan bir sohbete değil, kurullara, panellere ve mahkemelere uyar. İngiliz üniversitelerinde bir 'convenor' bir dersi yürütür. Benzerleri aynı kökten gelir ama anlamca uzaklaşmıştır: bir 'convention' bir uygulama ya da büyük bir toplantıdır, 'convenient' ise elverişli demektir. Hiçbiri bu fiilin yerini tutmaz.

    The board convenes twice a year to review progress.

    Kurul, ilerlemeyi gözden geçirmek için yılda iki kez toplantı yapıyor.

  • 12
    coordinateverbneutral

    eşgüdümlemek, uyum içinde yürütmek; koordinat

    Fiil, parçaları tek bir bütün gibi davrandırmak demektir (a coordinated response, coordinating across departments). Çoğul ad başka bir şeydir: bir ızgara üzerinde konumu belirleyen bir sayı çifti. İngiliz kaynakları onu 'co-ordinate' diye de yazar; kısa çizgi isteğe bağlıdır ve bugün geri çekilmektedir.

    The agency coordinates work across four departments.

    Kurum, dört birim arasındaki çalışmayı eşgüdümlüyor.

  • 13
    coreadjectiveneutral

    çekirdek, temel, merkezî

    Niteleyici olarak merkezî ve pazarlığı olmayan demektir: core curriculum, core values, core assumptions, core funding. Ad olarak 'at the core of', 'at the heart of'un çözümlemeye yatkın kuzenidir. Yer bilimi ve tıp somut anlamı kullanır (a core sample, the Earth's core). Yazılışı epeyce farklı olan 'corps' ile karıştırmayın; söylenişi ise aynıdır, çünkü p de s de okunmaz.

    Three core assumptions underpin the whole argument.

    Savın tümünü üç temel varsayım ayakta tutuyor.

  • 14
    corporateadjectiveformal

    şirketlere ilişkin, kurumsal

    İş dünyası anlamı başattır: corporate governance, corporate social responsibility, corporate tax. Daha eski bir kurumsal anlam, corporate identity ve bir kolejin 'corporate life'ı gibi kalıplarda yaşar; orada tek bir gövde olarak davranmak demektir. Adı 'corporation'dır; 'corporal' sıfatı, örneğin corporal punishment'ta, aynı Latince 'corpus'tan gelir ve bedensel demektir, askerî rütbe ise büsbütün başka bir sözcüktür.

    The paper examines corporate governance in family firms.

    Makale, aile şirketlerinde kurumsal yönetişimi inceliyor.

  • 15
    correspondverbformal

    örtüşmek, -e karşılık gelmek; yazışmak

    Neredeyse hiç çakışmayan iki anlam: uyuşmak (the figures correspond to those in table 2) ve mektuplaşmak (they corresponded for years). Denklik 'to', mektuplaşma 'with' alır. Niteleyici olarak kullanıldığında karşılık gelen demektir: a corresponding increase, bir makaledeki 'corresponding author'.

    The results correspond to those reported in earlier work.

    Sonuçlar, daha önceki çalışmalarda bildirilenlerle örtüşüyor.

  • 16
    criterianounformal

    ölçütler, kriterler

    Bu çoğul biçimdir; tekili 'criterion'dır. 'A criteria' ve 'this criteria', öğrenci yazısında en ağır işaretlenen yanlışlar arasındadır, 'criterias' ise diye bir şey yoktur. Standart eşdizimler: inclusion ve exclusion criteria, selection criteria, ayrıca ölçütleri meet, satisfy ya da fail etmek.

    Studies had to meet all four inclusion criteria.

    Çalışmaların dört alınma ölçütünün hepsini karşılaması gerekiyordu.

  • 17
    deduceverbformal

    çıkarsamak, tümdengelimle çıkarmak

    Mantıkta tümdengelim genelden tekile, tümevarım ise ters yönde akıl yürütür; dolayısıyla fiil seçiminiz ne türden bir savlama yaptığınızı bildirir. that'li bir yan cümle alır: we deduce that demand fell. 'deduction' adına dikkat, çünkü bir toplamdan düşülen tutar anlamına da gelir.

    From these figures we can deduce that demand fell sharply.

    Bu sayılardan, talebin keskin biçimde düştüğünü çıkarsayabiliriz.

  • 18
    demonstrateverbformal

    kanıtlamak; (nasıl işlediğini) göstermek

    'show'dan güçlüdür, çünkü sergilemeyi değil kanıtı ileri sürer. Küçük tek bir çalışmanın 'suggest' ya da 'indicate' yerine 'demonstrate' ettiği söylendiğinde hakemler itiraz eder, o yüzden onu gerçekten konuyu kapatan bulgulara saklayın. İkinci anlam: bir yöntemi ya da bir aygıtı göstermek. Üçüncüsü: gösteri yapmak, ki 'demonstration' burada yanıltabilir.

    The trial demonstrates that the treatment reduces relapse.

    Deneme, tedavinin nüksü azalttığını kanıtlıyor.

  • 19
    documentverbformal

    belgelemek, belgeye dökmek

    Vurgu baştan sona ilk hecede kalır, yer değiştiren son hecedir: adda incelmiş bir DOC-u-munt, fiilde ise tam bir DOC-u-ment; fiil, destekleyici ayrıntıyla kayda geçirmek demektir. 'Well documented', bir alanyazın taramasının üzerinde yaşadığı kalıptır: yerleşik sayılacak kadar çok kaynakta, yeterince sık kaydedilmiş. Gündelik ad ile 'documentation' aynı aileden gelir ama çok daha az şey ister.

    The report documents every step of the procedure.

    Rapor, yordamın her adımını belgeliyor.

  • 20
    dominateverbneutral

    egemen olmak, ağır basmak

    Akademik düzyazıda nötrdür: bir izlek görüşmelere dominate eder, iki firma pazara dominate eder. Oranı ve etkiyi betimler, gündelik yan anlamı olan zorbalığı değil. 'dominant' sıfatı bulgular bölümlerinde daha sık kullanılan biçimdir, 'predominantly' ise tam olmayan bir çoğunluk için ihtiyatlı zarftır.

    Two firms dominate the entire market.

    Pazarın tümüne iki firma egemen.

  • 21
    emphasisnounformal

    vurgu, ağırlık

    Bu addır; fiil 'emphasise'dır (Amerikan yazımı: emphasize) ve çoğulu 'emphases'tir, 'emphasises' değil. Bir şeyin üzerine place, put ya da lay edilir, ve 'with particular emphasis on' bir kapsamı daraltmanın standart yoludur. 'Emphatic' konuşmaya ve tavra aittir, verilere değil.

    The course places particular emphasis on research methods.

    Ders, araştırma yöntemlerine ayrı bir ağırlık veriyor.

  • 22
    ensureverbformal

    güvence altına almak, garantilemek

    Genellikle ardından 'that' gelir. Özenli yazıda üç yakın komşu ayrı tutulur: 'ensure' kesinleştirmek, 'insure' sigorta yaptırmak, 'assure' ise birine güvenle söylemektir. Yöntem bölümleri onun üzerinde döner: kimliksizliği, karşılaştırılabilirliği ya da tutarlılığı ensure etmek için atılan adımlarda.

    Random allocation ensures that the groups are comparable.

    Rastgele atama, grupların karşılaştırılabilir olmasını güvence altına alıyor.

  • 23
    excludeverbformal

    dışarıda bırakmak, hariç tutmak

    Yerleşik bir yöntem çiftinin yarısı: inclusion ve exclusion criteria. Ortaç olarak sayılmaksızın anlamında bir ilgeç gibi çalışır: excluding weekends. 'cannot be excluded' ise bir olasılığı benimsemeden resmen açık bırakan ihtiyatlı kalıptır. Toplumsal politikada 'exclusion' bir yoksunluk biçimini adlandırır.

    The analysis excludes cases with missing data.

    Çözümleme, verisi eksik olan olguları dışarıda bırakıyor.

  • 24
    frameworknounformal

    çerçeve

    Akademik kullanımda bu, çelikten değil düşüncelerden kurulu bir yapıdır: theoretical framework, conceptual framework, analytical framework, politika işinde ise regulatory ya da legal framework. Bir tez bölümünün genellikle bunlardan birini ortaya koyması istenir. 'Within the framework of', o varsayımlar kümesinden yola çıkarak çalışmak demektir.

    Chapter two sets out the theoretical framework.

    İkinci bölüm kuramsal çerçeveyi ortaya koyuyor.

  • 25
    fundverbneutral

    finanse etmek, -in parasını karşılamak

    Akademik kariyerler fiil ile ortacının üzerinde döner: funded by, funding body, funding council, a funded post. Çoğul ad, harcanmak üzere elde bulunan parayı anlatır. 'Fundamental' aynı Latince kökten, yani dip ya da taban demek olan 'fundus'tan gelir, ama temel anlamına yerleşmiştir ve hiçbir zaman parayı anlatmaz.

    The council funds three research posts in the department.

    Kurul, bölümdeki üç araştırma kadrosunu finanse ediyor.

  • 26
    illustrateverbformal

    örneklendirmek, örnekle açıklamak

    Yazıda genellikle bir noktayı bir örnek olayla açıklamak demektir, resim çizmek değil. example, case, point ve figure ile kurulur, ve 'as figure 3 illustrates' standart bir yön göstericidir. Bir örnek olayın bir savı kanıtlamadan açıklayabileceğini unutmayın; bu sözcüğün 'demonstrate'ten güvenli olmasının nedeni tam olarak budur.

    This case illustrates the difficulty of measuring poverty.

    Bu örnek olay, yoksulluğu ölçmenin ne kadar güç olduğunu gösteriyor.

  • 27
    immigrateverbneutral

    göç edip yerleşmek, bir ülkeye göç etmek

    Bütün güçlük yöndedir: bir ülkeye immigrate edilir, bir ülkeden emigrate edilir, 'migrate' ise ikisi konusunda da yansızdır. Amerikan İngilizcesi fiili rahatça kullanır, İngiliz yazısı ise 'migrate' ya da 'settle in' yeğler. Hangi değişkede olursa olsun akademik düzyazı çok daha sık 'immigration' ve 'immigrant' adlarına uzanır.

    Her grandparents immigrated to Canada in the 1950s.

    Büyükanne ve büyükbabası 1950'lerde Kanada'ya göç edip yerleşti.

  • 28
    implyverbformal

    ima etmek, üstü kapalı anlatmak; zorunlu sonucu olmak

    Bir konuşucu ya da bir kanıt parçası 'imply' eder; bir okur ya da bir araştırmacı 'infer' eder. Bunu ters çevirmek, akademik İngilizcede en çok düzeltilen yanlışlardan biridir. İkinci, mantıksal anlam zorunlu bir sonuç olarak taşımaktır: lower costs imply higher margins. 'implication' adı iki anlamı da kapsar.

    These findings imply that the policy had little effect.

    Bu bulgular, politikanın pek az etkisi olduğunu ima ediyor.

  • 29
    initialadjectiveneutralformal

    başlangıçtaki, ilk

    Sonraki bir cümlenin tamamlaması gereken bir karşıtlık kurar: sonradan gözden geçirilen 'initial findings', tam bir değerlendirmenin izlediği 'an initial assessment'. 'Initially' bu hamleyi öyle düzenli olarak açar ki, değerlendirenler bir iki cümle içinde bir 'however' bekler. Çoğul ad bir kişinin adının baş harfleri demektir.

    The initial results were promising but did not hold.

    İlk sonuçlar umut vericiydi ama sonradan doğrulanmadı.

  • 30
    instancenounneutralformal

    tekil örnek; tek bir durum

    Çoğunlukla 'for instance' içinde karşınıza çıkar, ki bu 'for example' ile tümüyle değiştirilebilir. Tek başına genel bir şeyin tek bir görülüşü demektir: an instance of fraud. 'In this instance' bu belirli durumda demektir; 'in the first instance' ise 'firstly' değil, ilk adım olarak anlamında İngiliz yönetim dilidir.

    Several instances of double counting were found.

    Çifte sayımın birkaç tekil örneği bulundu.

  • 31
    interactverbneutraltechnical

    etkileşmek, karşılıklı etkide bulunmak

    'with' alır. İstatistikte iki değişken, birinin etkisi ötekinin düzeyine bağlı olduğunda bunu yapar; 'interaction effect'in adlandırdığı budur ve sözcüğün yalnızca 'ilişkili olmak'ın eşanlamlısı olmamasının nedeni de budur. Toplumsal araştırmada insanların birbirleriyle doğrudan ilişki kurması anlamındaki gündelik anlamını korur.

    Age and income interact in ways the simple model cannot capture.

    Yaş ile gelir, yalın modelin yakalayamayacağı biçimlerde etkileşiyor.

  • 32
    justifyverbformal

    gerekçelendirmek, haklı çıkarmak

    Her yöntem bölümü bunu örneklemi, ölçümleri ve dışta bıraktıkları için yapmak zorundadır, o yüzden değerlendirenlerin aradığı bir fiildir. 'Justified in doing something' sağlam dayanağı olmak demektir. Adı 'justification'dır. Dizgide 'justified text' iki kenara da hizalanmış metindir; bu ilgisiz anlam kafa karıştırabilir.

    The authors justify their choice of sample in an appendix.

    Yazarlar örneklem seçimlerini bir ekte gerekçelendiriyor.

  • 33
    layernounneutral

    katman, tabaka

    Doğa bilimlerinde somuttur (layers of sediment, the ozone layer, layers of a network), başka her yerde ise mecazidir (layers of meaning, a layer of management). Bir savın ya da bir metnin karmaşık olduğunu söylemenin alışılmış yolu 'layered' ortacıdır; 'a layered argument', birden çok düzeyde birden işleyen bir savdır.

    The sample contains three distinct layers of sediment.

    Örnek, üç ayrı çökelti katmanı içeriyor.

  • 34
    linknounneutral

    bağlantı, ilişki

    Bulduğunuz ama açıklamadığınız bir ilişki için ihtiyatlı sözcük; salgın bilimi ile gazeteciliğin ikisinin birden ona uzanmasının nedeni budur. 'cause'tan bilerek zayıftır. Eşdizimleri: a link between X and Y, closely linked to, a causal link. Ağ anlamı gündeliktir ama genel İngilizcede artık en sık kullanılanıdır.

    The study finds a clear link between diet and outcome.

    Çalışma, beslenme ile sonuç arasında açık bir bağlantı buluyor.

  • 35
    locateverbneutralformal

    yerini bulmak; -de yer almak

    Akademik yazıda çoğunlukla edilgendir ve çoğu zaman dolgudur: 'is located in the north' genellikle yalnızca 'is in the north' demektir ve editörler onu atar. Yine de yararlı bir mecazi kullanımı vardır: bir çalışmayı bir gelenek ya da bir tartışma içinde konumlandırmak. Bir şeyi bulma anlamındaki etken kullanım 'we could not locate the records'ta yaşar.

    The laboratory is located on the northern campus.

    Laboratuvar kuzey yerleşkede yer alıyor.

  • 36
    maximiseverbformal

    en üst düzeye çıkarmak, olabildiğince büyütmek

    Burada İngiliz yazımıyla duruyor (Amerikan yazımı: maximize); ikisi de uluslararası dergilerde görünür ve hiçbiri yanlış değildir. İçinde zaten olabildiğince bulunduğu için 'maximise as much as you can' gereksiz bir yinelemedir ve hiçbir şey 'very maximised' olmaz. Standart etik formülünde 'minimise' ile eşleşir: maximise benefit, minimise harm.

    The design aims to maximise the response rate.

    Desen, yanıt oranını en üst düzeye çıkarmayı amaçlıyor.

  • 37
    minoradjectiveneutral

    küçük, önemsiz, ikincil

    'major'ın karşıtıdır ve yalnızca boyutu değil, önemi anlatır: minor changes, a minor role, minor injuries. 'Daha küçük' demek istediğiniz yerde kullanmayın. Okuru tuzağa düşürebilecek üç ad anlamı: yasal yaşın altındaki kişi, Amerikan düzeninde ikincil bir üniversite dalı, ve bir müzik dizisi.

    Only minor changes were made to the questionnaire.

    Anket formunda yalnızca küçük değişiklikler yapıldı.

  • 38
    negateverbformal

    etkisini yok etmek; (mantıkta) değillemek

    Gündelik akademik kullanımı ortadan kaldırmaktır: the gains were negated by inflation. Mantıkta bir önermenin karşıtını ileri sürmek gibi kesin bir anlamı vardır; hem mantıkta hem dilbilgisinde 'negation'ın adlandırdığı budur. Hiçbir zaman söylediğini yadsımak demek değildir; o yalnızca 'deny'dır.

    Rising costs negated most of the gains from the reform.

    Artan maliyetler, reformdan sağlanan kazançların çoğunun etkisini yok etti.

  • 39
    outcomenounneutraltechnical

    sonuç, nihai sonuç

    Bir çalışmanın sonunda ölçtüğü şeyin standart sözcüğü: primary outcome, outcome measure, health outcomes, learning outcomes. Önceden planlanmış bir şey söz konusuysa 'result' yerine, etkinin istenmediğini sezdiren 'consequence' yerine de bu yeğlenir. Denemeler, birincil olanını veri toplama başlamadan önce adlandırmak zorundadır.

    The primary outcome was survival at five years.

    Birincil sonuç, beş yılın sonundaki sağkalımdı.

  • 40
    partnernounneutral

    eş, hayat arkadaşı; ortak

    Bu sözcüğün önem taşımasının nedeni anket tasarımıdır: evli çiftleri de evli olmayanları da birlikte kapsar, o yüzden anketler onu 'husband' ya da 'wife'a yeğler. İş dünyasında bir firmanın ortağı ya da iş birliği yapan bir kuruluş demektir, ve 'partnership working' kamu yönetimi jargonudur. Fiil, 'partner with', şirket dilidir.

    Participants were asked about their partner's occupation.

    Katılımcılara eşlerinin mesleği soruldu.

  • 41
    philosophynounneutralformal

    felsefe

    Birbirinden epeyce uzak duran iki kullanım: akademik dal (philosophy of science, moral philosophy) ve bir kuruluşun yol gösterici ilkeleri (the company's philosophy, a teaching philosophy). 'philosophical' sıfatının, bir aksilik karşısında sakin kalmak anlamında üçüncü ve teklifsiz bir anlamı vardır. Yazım tuzağı: iki kez 'ph', tek 'l', ve 'sophie' değil 'sophy'.

    She studied philosophy before turning to economics.

    İktisada dönmeden önce felsefe okudu.

  • 42
    physicaladjectiveneutral

    bedensel; fiziksel, maddi

    Akademik düzyazıda çoğu zaman yalnızca bedeni değil, bir karşıtlığı imler: 'physical' sağlığın 'mental'a karşı, 'physical' çevrenin toplumsal olana karşı, doğa bilimlerinin insan bilimlerine karşı durması gibi. İkinci anlam sayısal değil maddi olandır: a physical copy. 'Physically' sık sık bir şeyin olabilirliğini ihtiyata bağlar.

    The study measures both physical and mental wellbeing.

    Çalışma, hem bedensel hem ruhsal iyi oluşu ölçüyor.

  • 43
    proportionnounformaltechnical

    oran, pay

    Kural olarak 0 ile 1 arasında bir kesirdir, yüzde ise aynı sayının 100 ile çarpılmışıdır; bu yüzden 'a proportion of 40 percent' ikisini karıştırır. 'A large proportion of respondents were' çoğul yüklem alır, çünkü ardından gelen ad belirleyicidir. Akraba biçimler oran anlamını taşır: in proportion to, directly proportional.

    A large proportion of respondents had never voted.

    Yanıtlayanların büyük bir bölümü hiç oy kullanmamıştı.

  • 44
    publishverbneutralformal

    yayımlamak

    Akademik hayatın kariyer fiili: published in a journal, peer reviewed, publish or perish. Bilginin resmen açıklanmasını da kapsar, örneğin published figures ve published guidance. 'Publication' hem edimi hem makalenin kendisini adlandırır; 'publicise' ise bir şeye dikkat çekmek demek olan başka bir sözcüktür.

    The team published its findings in a medical journal.

    Ekip bulgularını bir tıp dergisinde yayımladı.

  • 45
    reactverbneutraltechnical

    tepki göstermek; (kimyada) tepkimeye girmek

    İlgeç size alanı söyler: insanlar habere 'to' ile react eder, maddeler birbiriyle 'with' ile react eder. 'reaction' adı ikisini de kapsar. Toplumsal araştırmada 'reactivity', insanların gözlendiklerini bildikleri için davranışlarını değiştirmesi sorununu adlandırır; 'react'in yöntem sınırlılıklarında geçmesinin nedeni budur.

    Markets reacted sharply to the announcement.

    Piyasalar duyuruya sert biçimde tepki gösterdi.

  • 46
    registerverbneutralformal

    kaydetmek, sicile geçirmek; (dilde) kullanım düzeyi

    Akademik İngilizcede üç anlam bir araya gelir. Resmen kaydetmek (a registered charity, bir denemeyi katılımcı toplamadan önce register etmek). Resmi listenin kendisi, seçmen kütüğü anlamındaki gibi. Ve dilbilimde bir dil parçasının resmilik düzeyi, ki bu paketin aynı adı taşıyan alanı her sözcük için bunu, ayrıca sözcüğün ait olduğu değişkeyi ve varsa teknik damgasını kaydeder.

    All trials must be registered before recruitment begins.

    Bütün denemelerin, katılımcı toplamaya başlamadan önce kayda geçirilmesi gerekiyor.

  • 47
    relyverbneutralformal

    -e güvenmek, -e bel bağlamak

    Hiçbir zaman çıplak kullanılmaz: 'on' ya da daha resmi olan 'upon' alır. Bir yöntem bölümünün gerçekte gereksindiği biçimler 'reliable' ile 'reliability'dir, ve teknik anlam dardır: güvenilir bir ölçüm, yinelendiğinde aynı yanıtı verir, ki bu o yanıtın doğru olup olmadığı konusunda hiçbir şey söylemez. Doğru olmak 'validity'dir.

    The study relies on data collected for another purpose.

    Çalışma, başka bir amaçla toplanmış verilere güveniyor.

  • 48
    removeverbneutralformal

    çıkarmak, kaldırmak

    Yöntem bölümlerinde bir veri kümesinden çıkarmak demektir: outliers were removed, duplicates were removed. 'take away'den daha resmi, yok etmeyi sezdiren 'delete'ten daha kesindir. Ortaç olarak ayrıca uzak demektir: 'far removed from everyday practice'. Adı 'removal'dır.

    Outliers were removed before the analysis.

    Aykırı değerler çözümlemeden önce çıkarıldı.

  • 49
    schemenounneutralformal

    program, düzen; şema

    Gerçek bir Atlantik ötesi tuzağı. İngiliz İngilizcesinde nötr ve resmidir (a pension scheme, a pilot scheme, a funding scheme), Amerikan İngilizcesinde ise genellikle dolandırıcılığı ima eder, o yüzden bir Amerikalı okur tümüyle masum bir cümleyi yanlış okuyabilir. Araştırmadaki anlamları 'coding scheme' ve 'classification scheme'dir.

    The pilot scheme ran in four local authorities.

    Pilot program dört yerel yönetimde yürütüldü.

  • 50
    sequencenounneutraltechnical

    sıra, dizi

    Bütün mesele sıradır: bir 'sequence' sıralıdır, bir 'set' değildir, ve bu ayrım matematikte de genetikte de araştırma deseninde de önem taşır. Eşdizimleri: in sequence, a sequence of events, a DNA sequence. 'Sequential', bir aşama bitmeden sonrakinin planlanamayacağı bir deseni betimler.

    The sequence of events is reconstructed from witness accounts.

    Olayların sırası tanık anlatımlarından yeniden kuruluyor.

  • 51
    sexnounneutraltechnical

    biyolojik cinsiyet

    Öğrenciler için bir kullanım tuzağıdır, çünkü gündelik anlam akademik olanı değildir. Makalelerde neredeyse her zaman bir değişkendir: adjusted for age and sex, matched by sex. Özenli yazı onu, biyolojik kategoriyi değil toplumsal rolü adlandıran 'gender'dan ayrı tutar, ve dergiler yazarlardan hangisini ölçtüklerini söylemelerini gitgide daha çok istiyor.

    Results were adjusted for age and sex.

    Bulgular yaşa ve biyolojik cinsiyete göre düzeltildi.

  • 52
    shiftnounneutral

    kayma; (yönelimde) değişme

    'switch'ten daha yumuşak ve daha yavaştır; yazarların onu eğilimler için seçmesinin nedeni budur: a shift towards prevention, a marked shift in attitudes, a paradigm shift. Yanında iki gündelik anlam yaşar: bir çalışma dilimi (the night shift) ve klavyedeki tuş. Fiil hem nesneyle hem nesnesiz çalışır.

    There has been a marked shift towards online teaching.

    Çevrim içi öğretime doğru belirgin bir kayma yaşandı.

  • 53
    specifyverbformal

    tek tek bildirmek, ayrıntısıyla söylemek

    Kesinlik fiili: yönerge dozu specify eder, kılavuz kimin uygun olduğunu specify eder. 'As specified in' bir kurala gönderme yapar, 'unspecified' ise bir ayrıntının verilmediğini sessizce bildirir, ki bu bir incelemede eleştiridir. Akraba ad mühendislik belgesidir, 'specific' ise gündelik sıfattır.

    The protocol specifies the exact dose for each group.

    Yönerge, her gruba verilecek dozu tam olarak bildiriyor.

  • 54
    sufficientadjectiveformal

    yeterli

    'enough'un resmi karşılığıdır, ama 'enough'un taşıyamadığı mantıksal bir anlamı da vardır: gerekli ama yeterli olmayan bir koşul, sağlanması zorunlu olan ama tek başına konuyu kapatmayan koşuldur. 'for' ya da 'to'lu bir mastar alır. 'Suffice it to say' yerleşik fiil öbeğidir, 'insufficient' ise standart olumsuzudur.

    The sample is not sufficient to detect a small effect.

    Örneklem, küçük bir etkiyi yakalamaya yeterli değil.

  • 55
    tasknounneutraltechnical

    görev, yapılacak iş; (deneyde) alıştırma

    Psikoloji bu sözcüğü hayli daraltır: bir 'task', katılımcının deney koşullarında yaptığı belirli etkinliktir, örneğin a memory task ya da task performance. 'Tasked with', birine verilen iş anlamında yönetim dilidir, 'take someone to task' ise onu eleştirmek demek olan ilgisiz bir deyimdir.

    Participants completed a memory task on a computer.

    Katılımcılar bilgisayarda bir bellek alıştırması yaptı.

  • 56
    technicaladjectiveneutral

    uzmanlık alanına ilişkin, mesleki

    Öğrencilerin durmadan birbirinin yerine koyduğu üç aile üyesinin ilki: bu, sıfattır (a technical term, technical support, technical difficulties); bir 'technique' bir yöntemdir, 'technology' ise uygulanmış bilgi ve donanımdır. Türkçede üçünün de karşılığı 'teknik' köküne yaslandığından ayrımı ancak sözcük türü verir. İkinci anlam, tam olarak kurallara göre demektir, örneğin a technical breach ya da a technical fault.

    The paper avoids technical vocabulary where it can.

    Makale, olabildiğince uzmanlık terimlerinden kaçınıyor.

  • 57
    techniquenounneutraltechnical

    teknik, uygulama yolu

    Üçlünün ikincisi: sayılabilir ve somuttur, örneğin sampling techniques ya da a new technique for measuring blood flow. Bütün bir yaklaşımı kapsayabilen 'method'tan dardır, ve donanımı anlatan 'technology' ile sıfat olan 'technical'dan da apayrıdır. Sanatta ayrıca bir sanatçının el işçiliğini adlandırır.

    The study applies a new sampling technique.

    Çalışma yeni bir örnekleme tekniği uyguluyor.

  • 58
    technologynounneutral

    teknoloji

    Üçlünün üçüncüsü: alanı adlandırdığında sayılamazdır (the impact of technology on learning), ama birbirinden ayrı türler için çoğul standarttır (emerging technologies). Bir yöntem olan 'technique'ten ve sıfat olan 'technical'dan ayrı tutun. 'Tech' teklifsizdir ve bir denemede yersiz kalır.

    The paper considers how technology changes classroom practice.

    Makale, teknolojinin sınıf uygulamalarını nasıl değiştirdiğini ele alıyor.

  • 59
    validadjectiveformaltechnical

    geçerli; sağlam temelli

    Araştırmadaki anlamı teknik ve dardır: bir ölçüm, ölçmeyi savladığı şeyi gerçekten yakaladığında 'valid'dir, ki bu, yinelendiğinde tutarlı olması demek olan 'reliable' olup olmadığından başka bir sorudur. Mantıkta bir sav, öncüller yanlış olsa bile sonuç öncüllerden çıkıyorsa 'valid'dir.

    The questionnaire is a valid measure of anxiety.

    Anket, kaygının geçerli bir ölçümüdür.

  • 60
    volumenounneutral

    hacim; miktar; (dizide) cilt

    Üç akademik, bir gündelik anlam. Miktar, örneğin ticaret hacmi ya da yüksek hacimli veri. Kaplanan uzay, küp birimlerle ölçülür. Bir dizideki tek bir kitap, örneğin bir derginin üçüncü cildi. Dördüncüsü ses yüksekliğidir. 'Voluminous' seyrektir ve çoğunlukla büyük olandan çok uzun olan yazıyı betimler.

    The sheer volume of data made manual coding impossible.

    Verilerin salt niceliği, elle kodlamayı olanaksız kıldı.

Her yerde öğrenin, internet olmasa bile

Desteleri telefonunuza indirin, internet olmadan çalışın. Yolculukta, uçakta ya da çekimin zayıf olduğu her yerde idealdir.

Akademik İngilizcenin kendine ait bir söz varlığı vardır ve bu, onun yayımlanmış listesidir. Averil Coxhead'in Academic Word List'i, her alandan akademik metinde yinelenen 570 kelime ailesini – analyse, significant, constitute, hypothesis – sıklığa göre on alt listede toplar. Bunları öğrendiğinizde makaleler, ders notları ve IELTS ile TOEFL okuma metinleri gözle görülür biçimde kolaylaşır.