Akademik Kelime Listesi (AWL)
Akademik metinlerin, IELTS ve TOEFL'ın kelime dağarcığı.
Kütüphaneme ekle
Bu desteyi kaydetmek ve ilerlemeni takip etmek için ücretsiz kaydol
Her yerde öğrenin, internet olmasa bile
60 kelime
Tanımların dili:: Türkçe- 1analyseverbformalBritish English
çözümlemek, analiz etmek
Burada İngiliz yazımıyla duruyor; Amerikan yazımı 'analyze'dır. Makalelerde fiilden çok ada rastlanır, bu yüzden çifti birlikte öğrenin: one analysis, two analyses. data, results, samples ve trends ile kurulur. Bir şey bir amaçla çözümlenir, dolayısıyla cümle çoğu zaman çözümlemenin ne gösterdiğini söyleyen bir yan cümleyle sürer.
The paper analyses survey data from three countries.
Makale, üç ülkeden gelen anket verilerini çözümlüyor.
- 2approachnounneutral
yaklaşım
Akademik düzyazıda genellikle addır ve 'for' değil 'to' ister: an approach to measuring poverty. Bir yaklaşım take, adopt ya da develop edilir; qualitative, systematic ya da novel olur. Fiil olarak bir şeye yaklaşmak ya da bir konuyu ele almaya başlamak demektir.
This study takes a qualitative approach to the question.
Bu çalışma soruya nitel bir yaklaşımla eğiliyor.
- 3areanounneutral
alan; yüzölçümü
Akademik yazıda üç anlamı birden dolaşır: bir çalışma alanı (research areas), bir yer (rural areas) ve ölçülmüş bir yüzey (the area of the sample). 'in the area of' kalıbına dikkat, çoğu zaman dolgudur: 'in the area of education' neredeyse her zaman yalnızca 'in education' demektir.
This is an emerging area of research with very few published studies.
Bu, yayımlanmış çalışması pek az olan, yeni gelişen bir araştırma alanı.
- 4assessverbformal
ölçmek, ölçüp biçmek
'judge'tan güçlüdür, çünkü bir ölçüt varsayar: bir şey bir standarda göre assess edilir. impact, risk, performance ve needs ile kurulur, ayrıca whether'lı bir yan cümle alır. İngiliz eğitim dilinde 'assessment' adı, ödev ve sınavların kendisini de adlandırır.
The trial assessed whether the drug reduced relapse rates.
Deneme, ilacın nüks oranlarını düşürüp düşürmediğini ölçtü.
- 5assumeverbneutralformal
varsaymak; (görev) üstlenmek
'presume' ile değiştirilemez. Bir şey, üzerine bir sav kurmak için varsayılır, olası olsun olmasın; 'presume' edilense kanıtlar olası kıldığı için öyle sayılır. İkinci bir anlamı üstlenmektir: assume responsibility, assume a role. Bu aileden en çok yazacağınız biçim 'assumption' adıdır.
The model assumes that all firms have equal access to credit.
Model, bütün firmaların krediye eşit erişimi olduğunu varsayıyor.
- 6authoritynounneutralformal
yetki; yetkili kurum; otorite (uzman)
Hangi anlamın kastedildiğini çoğu zaman çoğul söyler: 'the authorities' uzmanlar değil, resmi kurumlar demektir. İngiliz kaynaklarında 'the local authority' belediyedir. Üçüncü anlam, yani uzman, sayılabilirdir ve 'on' ister: an authority on medieval law.
The committee has the authority to reject an application without appeal.
Komitenin, bir başvuruyu itiraz hakkı tanımadan reddetme yetkisi var.
- 7availableadjectiveneutral
erişilebilir, elde edilebilir, mevcut
Veri ve kaynaklar için baş sıfat: publicly available data, the available evidence, made available to. Bir sıfat için alışılmadık biçimde addan sonra da durur, örneğin 'the data available' ve 'the best evidence available' kalıplarında. Adı 'availability'dir.
The available evidence does not support that conclusion.
Eldeki kanıtlar bu sonucu desteklemiyor.
- 8benefitnounneutral
yarar, fayda; (sosyal) yardım
Akademik savlama maliyetleri yararlara karşı tartar, bu yüzden iki sözcük birlikte gezer. Fiil olarak 'from' yalnızca tek yönde gelir: insanlar bir politikadan benefit eder, bir politika da insanlara benefit sağlar. İngiliz İngilizcesinde tek başına 'benefits' çoğu zaman devletin ödediği sosyal yardımdır. Yazım: benefited ve benefiting tek t ile.
The benefits of early treatment outweigh the costs.
Erken tedavinin yararları maliyetinden ağır basıyor.
- 9conceptnounformal
kavram
Kavram, tanımlayıp tartışabileceğiniz bir düşüncedir; yalnızca aklınıza gelivermiş bir fikir değil. Kalıp 'the concept of X'tir, asla 'concept about' değil. Sıfatları ayrı tutun: 'conceptual' düşüncelere ilişkin demektir, 'conceivable' ise olanaklı.
The concept of social capital is central to her argument.
Toplumsal sermaye kavramı onun savının merkezinde duruyor.
- 10consistverbformal
-den oluşmak, -den ibaret olmak
Neredeyse her zaman 'consist of'; daha seyrek olan 'consist in' ise bir şeyin özünün onda yattığını anlatır. İki yanlış sık yapılır ve ikisi de temeldir: edilgeni yoktur, dolayısıyla 'is consisted of' yanlıştır; sürerlik biçimi de yoktur, dolayısıyla 'is consisting of' yanlıştır. Yakın anlamlısı 'comprise' geleneksel olarak 'of' almaz ve pek çok editör bugün de 'is comprised of'u geri çevirir.
The sample consists of 240 undergraduates from two universities.
Örneklem, iki üniversiteden 240 lisans öğrencisinden oluşuyor.
- 11constituteverbformal
-i meydana getirmek; sayılmak
Öğrencilerin tanıdığı ama neredeyse hiç üretmediği bir sözcük. İki kullanımı var: bir oranı doldurmak (women constitute 60% of the sample) ve resmi ya da hukuki savlamada bir şey sayılmak (this constitutes a breach). 'of' almaz ve sürerlik biçimi yoktur.
Part-time staff constitute nearly half of the workforce.
Yarı zamanlı personel, çalışanların neredeyse yarısını meydana getiriyor.
- 12contextnounneutralformal
bağlam
Her zaman bir yere bağlayın, çünkü sözcük o kadar geneldir ki okur eksik bilgiyi kendiliğinden tamamlayamaz: in the context of, in a clinical or historical context, taken out of context. 'in this context' yazdığınızda okur hangi bağlamdan söz ettiğinizi adlandırabilmelidir; adlandıramıyorsa bu bir bağlama dolgusudur ve atılmalıdır.
These findings must be read in the context of a deep recession.
Bu bulgular derin bir durgunluğun bağlamında okunmalı.
- 13contractnounformaltechnical
sözleşme
Vurgu sözcük türüyle birlikte yer değiştirir: ad CON-tract'tır, fiil con-TRACT ise büzülmek ya da bir hastalığa yakalanmak demektir. Eşdizimleri yerleşiktir: bir sözleşme sign, enter into, breach ya da terminate edilir, çalışanlar da 'on' ya da 'under' contract olur.
Both parties signed the contract in March.
İki taraf sözleşmeyi mart ayında imzaladı.
- 14createverbneutral
yaratmak, var etmek
Birinci alt listenin, aynı zamanda sıradan gündelik İngilizce olan birkaç sözcüğünden biri; 'make', 'cause' ve 'produce' yerine esnetilmesinin nedeni de budur. Araştırma yazısında kesin fiili yeğleyin: veriler yaratılmaz toplanır, değişkenler kurulur, sorunlara yol açılır. 'create'i gerçekten yeni olan şeylere saklayın: işler, kategoriler ya da bir çerçeve.
The reform created three new categories of licence.
Reform, üç yeni ruhsat kategorisi yarattı.
- 15datanounneutraltechnical
veri
Her okuyanın gözüne çarpan kullanım sorusu. Kural olarak Latince 'datum'un çoğuludur, bu yüzden çoğu bilim dergisi hâlâ 'the data show' ve 'these data' ister. Genel yazıda ve toplum bilimlerinin büyük bölümünde artık sayılamaz bir yığın adı olarak da kabul görür: 'the data is'. Birini seçin, biçem kılavuzuna bakın ve bir metnin içinde tutarlı kalın. Tekil 'datum' başlıca arazi ölçmede yaşar.
The data show a steady decline in participation since 2015.
Veriler 2015'ten bu yana katılımda düzenli bir düşüş gösteriyor.
- 16defineverbneutralformal
tanımlamak
Çoğu makaleyi açan hamledir ve tek bir kalıbı vardır: define A as B, asla 'define A like B' değil. Ortaç biçimi 'defined' ayrıca sınırları belli demektir, örneğin a well-defined boundary; 'by definition' ise bir savın yalnızca sözcüklerin anlamından çıktığını bildirir.
The authors define poverty as income below 60% of the median.
Yazarlar yoksulluğu, ortancanın %60'ının altındaki gelir olarak tanımlıyor.
- 17deriveverbformal
türetmek; -den kaynaklanmak, -den gelmek
Okurken sık, öğrencilerin kendi yazısında seyrek görülür. İki yönde işler: etken 'derive X from Y' X'i Y'den çıkarmak ya da hesaplamak demektir; 'derive from' ya da 'be derived from' ise bir şeyin kökeninin bir yerde olduğunu söyler. Matematikte öncüllerden akıl yürüterek bir sonuca varmaktır.
The estimates were derived from anonymised tax records.
Kestirimler, kimliksizleştirilmiş vergi kayıtlarından türetildi.
- 18distributeverbformal
dağıtmak; dağılım göstermek
İstatistikte ortaç öne çıkar ve neredeyse teknik bir terimdir: residuals are normally distributed, income is unevenly distributed. Yalın anlam elden dağıtmaktır ve araştırma yazısında bu neredeyse her zaman edilgen görünür ('questionnaires were distributed'). Vurgu ikinci hecede: dis-TRIB-ute.
Questionnaires were distributed to every household in the sample.
Anket formları örneklemdeki her haneye dağıtıldı.
- 19economynounneutraltechnical
ekonomi
Aileyi karıştırmayın, çünkü üç üyesi elin yanlış yere gitmesine yetecek kadar yakındır: 'the economy' düzenin kendisidir, 'economics' akademik daldır, 'economic' ekonomiye ilişkin demektir, 'economical' ise işletmesi ucuz. Bir 'economic decision' ekonomiyi ilgilendirir; 'economical' olan ise para artırır.
The economy grew by 1.4% in the second quarter.
Ekonomi ikinci çeyrekte %1,4 büyüdü.
- 20environmentnounneutral
çevre; ortam
Hangi anlamın kastedildiğini tanımlık söyler. Belirli tanımlıkla 'the environment' doğal çevredir; 'an environment' ise çevreleyen koşullar bütünüdür, örneğin a competitive business environment ya da a supportive learning environment. 'environmental' sıfatı neredeyse her zaman birinci anlamı gösterir.
Children learn faster in a supportive environment.
Çocuklar destekleyici bir ortamda daha hızlı öğreniyor.
- 21establishverbformal
kurmak; kesin olarak ortaya koymak
Ayrılması gereken iki akademik kullanım var, çünkü biri ötekinden çok daha büyük bir savdır. Kurmak: the committee was established in 1998. Kanıtlamak: the study establishes a link. Kanıtınız bağıntısal ise savı 'suggests' ya da 'indicates' düzeyine indirin. 'Well-established' eski değil, yaygın olarak benimsenmiş demektir.
The study establishes a clear link between sleep and recall.
Çalışma, uyku ile anımsama arasında açık bir bağ olduğunu kesin olarak ortaya koyuyor.
- 22estimateverbneutralformal
tahmin etmek, kestirmek
Söyleniş sözcük türüne göre değişir: fiil /-eɪt/ ile biter (ESS-ti-mayt), ad ise incelmiş bir /-ət/ ile (ESS-ti-mut); vurgu yer değiştirmez. Akademik kullanım neredeyse her zaman ihtiyatlıdır: estimated at, it is estimated that, a conservative estimate. İstatistikte bir 'estimate' teknik bir şeydir, örneklemden hesaplanmış bir değerdir, gelişigüzel bir tahmin değil.
Researchers estimate that a third of cases go unreported.
Araştırmacılar, olguların üçte birinin bildirilmediğini tahmin ediyor.
- 23evidentadjectiveformal
açık, apaçık, ortada
Makalelerde neredeyse her zaman yüklemden sonra gelir: this pattern is evident in Table 3, it soon became evident that. Zarfa dikkat, çünkü konuşmada 'evidently' çoğu zaman 'apaçık' değil, 'anlaşılan, öyle diyorlar' demektir. Akraba ad 'evidence' sayılamazdır: evidence suggests, asla 'an evidence' ya da 'evidences' değil.
The same seasonal pattern is evident in all three datasets.
Aynı mevsimsel örüntü üç veri kümesinin hepsinde açıkça görülüyor.
- 24exportverbneutraltechnical
ihraç etmek; (veriyi) dışa aktarmak
Bir vurgu çifti daha: fiil ex-PORT, ad EX-port'tur, örneğin 'oil exports fell'. Karşıtı 'import'tur. Bilişim, veriyi başka bir programın okuyabileceği bir biçimde kaydetmek için sözcüğü ödünç aldı; öğrencilerin çoğunun ilk karşılaştığı anlam artık budur, o yüzden bir metinde hangisinin kastedildiğine bakın.
The country exports most of its coffee crop to Europe.
Ülke kahve rekoltesinin çoğunu Avrupa'ya ihraç ediyor.
- 25factornounneutral
etken, faktör
Tek başına neredeyse boştur, bu yüzden hangi türden olduğunu her zaman söyleyin: a key factor, a contributing factor, a risk factor, a decisive factor. 'of' değil 'in' alır (a factor in the decline); 'a factor of' matematiğe aittir. Adlarını saymadan 'several factors' demek, bir sonuç bölümünde puan yitirmenin en sık yoludur.
Cost was the decisive factor in choosing the method.
Yöntemin seçilmesinde belirleyici etken maliyetti.
- 26financenounneutraltechnical
finansman; mali kaynaklar
Alanı ya da parasal desteği adlandırdığında çoğulu yoktur (public finance, raise finance), ama çoğul 'finances' bir kişinin ya da kurumun gerçekte elindeki paradır. Aynı zamanda ödemek anlamında bir fiildir. Genel sıfat 'financial' ile, özellikle devletin vergi ve harcamalarını anlatan 'fiscal'ı karşılaştırın.
The project failed to secure the finance it needed.
Proje, gereksindiği finansmanı sağlayamadı.
- 27formulanounformaltechnical
formül
İki çoğul yarışır: 'formulae' matematik ve doğa bilimleri yazısında yeğlenir, 'formulas' ise başka her yerde. Matematiğin dışında belirlenmiş bir yöntem demektir, örneğin a funding formula ya da a formula for success. Akraba fiil 'formulate', bir şeyi kesin biçimde dile getirmektir.
The grant is allocated by a formula based on pupil numbers.
Hibe, öğrenci sayısına dayanan bir formülle dağıtılıyor.
- 28functionnounneutraltechnical
işlev; fonksiyon (matematik)
Sözcük hem amacı (the function of the kidney), hem matematiksel bir bağıntıyı (y is a function of x), hem de 'ile birlikte değişen' anlamındaki 'as a function of' kalıbını kapsar. Ayrıca 'work'ün daha resmi karşılığı olarak bir fiildir. 'functional' sıfatı çalışır durumda, ya da görünüş için değil kullanım için yapılmış demektir.
The main function of the committee is to allocate funding.
Komitenin başlıca işlevi fon dağıtmaktır.
- 29identifyverbneutralformal
saptamak, belirlemek; kimliğini ortaya koymak
Bir çalışmanın ne bulduğunu bildirmenin standart fiili: the review identified three patterns. İki kalıp daha anlamı değiştirir: 'identify X as Y' sınıflandırır, 'identify with' ise bir şeye kendini yakın hissetmek demektir. Kişisel verilerin korunması yazısında anahtar terim 'identifiable'dır: birinin kim olduğunu ele verebilecek veri.
The review identifies three recurring weaknesses in the method.
İnceleme, yöntemde yinelenen üç zayıflık saptıyor.
- 30incomenounneutral
gelir
Genel olarak söz edildiğinde çoğul almaz (household income rose), ama gruplar karşılaştırıldığında alır (families on low incomes). Tek bir işverenden alınan sabit ödeme olan 'salary'den, saatlik ya da haftalık ödenen 'wage'den ve bir kurumun eline geçen 'revenue'den ayrı tutun. 'Disposable income' vergiden sonra kalandır.
Average household income fell in real terms last year.
Ortalama hane geliri geçen yıl gerçek olarak düştü.
- 31indicateverbformal
işaret etmek, belirtmek
Baş ihtiyat sözcüğü: 'the results indicate that', 'prove'dan, hatta 'show'dan çok daha azını ileri sürer; bağıntısal bulgular için doğru fiil olmasının nedeni budur. 'Indicative of' tipik ya da düşündürücü demektir. İngiliz İngilizcesinde 'indicator' aynı zamanda arabanın sinyalidir, ki bu akademik anlam değildir.
The results indicate a modest improvement in reading scores.
Sonuçlar, okuma puanlarında ölçülü bir iyileşmeye işaret ediyor.
- 32individualnounformal
birey
Akademik yazıda addan çok sıfattır (individual differences, individual cases). Ad olarak resmi ve hafifçe klinik durur: araştırma katılımcıları için standarttır, ama sıradan düzyazıda 'people' daha iyi okunur ve 'individual'ı 'person'ın gösterişli eşanlamlısı gibi kullanmak sık yapılan bir aşırı düzeltmedir.
Each individual completed the questionnaire twice.
Her birey anket formunu iki kez doldurdu.
- 33interpretverbformal
yorumlamak
'translate' değildir, gerçi karışması anlaşılırdır: bir 'interpreter' sözlü çeviri yapar, 'to interpret' ise bir şeyin ne anlama geldiğini açıklamaktır. Sonuçlar 'open to interpretation' olur ve 'interpreted with caution' edilmelidir; 'interpret X as Y' birine belirli bir okuma yükler, bu yüzden savlamada dikkatle kullanılır.
These figures should be interpreted with caution.
Bu sayılar ihtiyatla yorumlanmalı.
- 34involveverbneutral
içermek, kapsamak; (birini) dahil etmek
Anlamları ayrılan iki kalıp. 'The process involves heating the sample' bir şeyi zorunlu bir basamak olarak içerir ve ardından mastar değil, -ing biçimi gelir. 'Involve someone in something' ise bir kişiyi işin içine katar. Ortaca dikkat: 'the parties involved' işin içindeki taraflar demektir, ama 'an involved argument' karmaşık bir sav demektir.
The procedure involves freezing the sample overnight.
İşlem, örneğin bir gece boyunca dondurulmasını içeriyor.
- 35issuenounneutral
tartışma konusu, mesele; sorun; (dergi) sayısı
Belirsizleşecek kadar geniştir, o yüzden bağlayın: raise an issue, a key issue in, address the issue of. Ayrıca bir derginin tek bir sayısını adlandırır (volume 12, issue 3), ki bu kaynak yazarken önem taşır. Onu 'problem'in kibar karşılığı gibi kullanmak, gerçekte ne demek istediğinizi gizler.
The paper addresses the issue of unequal access to testing.
Makale, teste erişimdeki eşitsizlik sorununu ele alıyor.
- 36labournounneutralBritish English
emek, işgücü
Burada İngiliz yazımıyla duruyor; Amerikan yazımı 'labor'dır. İktisatta bir üretim etkenini adlandırır ve sermayeyle eşleşir: labour costs, the labour market, division of labour. Büyük harfle Labour bir İngiliz siyasi partisidir. Ayrıca doğum eylemi demektir ('in labour') ve 'to labour a point' bir noktayı bıktırıcı uzunlukta anlatmaktır.
Labour costs account for two-thirds of the budget.
İşgücü maliyeti bütçenin üçte ikisini yiyor.
- 37legaladjectiveneutraltechnical
hukuki; yasal
İki anlam var ve karşıtları onları ayırır: 'legal proceedings' hukukla ilgilidir, karşıtı 'non-legal'dır; 'it is legal to' ise yasanın izin verdiğini söyler, karşıtı 'illegal'dır. Daha ahlaki bir tını taşıyan ve 'yasaya uygun' demek olan 'lawful' ile, savunulabilir demek olan ve yasayla hiç ilgisi olmayabilen 'legitimate'ı ayırın.
The company faces legal action in three countries.
Şirket üç ülkede hukuki takiple karşı karşıya.
- 38legislateverbformaltechnical
yasa çıkarmak, yasama yapmak
Bu alt listenin en seyrek başsözcüğü ve ad olarak çok daha sık karşınıza çıkacak olanı: 'legislation' yasaların tümü demektir ve sayılamazdır, dolayısıyla asla 'legislations' değil; 'legislature' ise yasama organıdır. Fiil genellikle geçişsizdir: bir parlamento bir konu üzerine, lehine ya da aleyhine legislate eder, 'legislate a law' yanlıştır. Geçişli kullanım kalıplaşmış deyişlerde vardır (you cannot legislate morality), ama kendi yazınızda kaçının.
Parliament has so far refused to legislate on the matter.
Parlamento bu konuda şimdiye dek yasa çıkarmayı reddetti.
- 39majoradjectiveneutral
başlıca, büyük çaplı
Anlamca karşılaştırmalıdır ama asla 'more' ya da 'than' ile kullanılmaz: 'a major factor' yazılır, 'more major' değil. Karşıtı 'minor'dır. Amerikan üniversitelerinde ayrıca öğrencinin ana dalını anlatan bir ad ve bir fiildir ('to major in biology'), İngiliz İngilizcesinin 'read' ya da 'do a degree in' dediği yerde.
Funding is the major obstacle to expanding the trial.
Denemenin genişletilmesinin önündeki başlıca engel para.
- 40methodnounneutralformal
yöntem
Bir makalede Methods bölümü tam olarak ne yaptığınızı bildirir. Burada üç sözcük birbirine karışır: 'method' belirli bir işlem yoludur, 'methodology' yöntemleri seçerken izlenen akıl yürütmedir (ve sık sık yöntemin gösterişli karşılığı diye yanlış kullanılır), 'technique' ise pratik bir beceridir. Eşdizimleri: a qualitative method, the method used, by this method.
The same method was used in both rounds of interviews.
Görüşmelerin iki turunda da aynı yöntem kullanıldı.
- 41occurverbformal
gerçekleşmek; (doğal olarak) bulunmak
'happen'ın resmi karşılığıdır ve iki sıkı kısıtı vardır: nesne almaz ve edilgeni yoktur, dolayısıyla 'was occurred' her zaman yanlıştır. İkinci anlam doğal olarak bulunmaktır (the mineral occurs in volcanic rock); 'it occurred to me' ise bir düşüncenin akla gelmesidir. r'yi ikileyin: occurred, occurring, occurrence.
The failure occurred within the first ten minutes of testing.
Arıza, denemenin ilk on dakikası içinde gerçekleşti.
- 42percentnounneutralAmerican English
yüzde
Amerikan kullanımında tek sözcük, İngiliz yazısında çoğu zaman iki sözcük olarak 'per cent' yazılır; % imi tablolarda standarttır ve düzyazıda da yaygınlaşıyor. Sayıları değiştiren ayrım 'percentage point'tir: %4'ten %6'ya çıkış iki yüzde puanıdır ama yüzde elli artıştır, ve haberler ikisini durmadan karıştırır.
Just over sixty percent of respondents agreed with the statement.
Yanıtlayanların yüzde altmışı biraz aşan bölümü ifadeye katıldı.
- 43periodnounneutral
dönem, süre
Akademik anlamı bir zaman aralığıdır: over a five-year period, during the interwar period. Öteki anlamlar gündelik İngilizcede her yerdedir ve biri tek bir değişkeye aittir: Amerikan İngilizcesinde 'period' cümle sonundaki noktadır. 'Periodic' belirli aralıklarla yinelenen demektir, 'periodical' ise süreli bir dergidir.
Enrolment rose steadily over a ten-year period.
Kayıtlar on yıllık bir dönem boyunca düzenli olarak arttı.
- 44policynounneutralformal
politika, izlenen yol; (sigorta) poliçesi
Genel etkinlik için sayılamazdır (housing policy, policy makers), belirli bir örnek için sayılabilir olur (a policy on smoking). Tek bir sözcüğün hem politikayı hem siyaseti karşıladığı dillerin konuşurları için yalancı eştir; Fransızca 'politique' ve Almanca 'Politik' böyledir: siyaset iktidar yarışıdır, policy ise izlenen yoldur. Ayrıca bir sigorta sözleşmesini adlandırır.
The government has changed its policy on tuition fees.
Hükümet, öğrenim ücretlerine ilişkin politikasını değiştirdi.
- 45principlenounformal
ilke, prensip
Durmadan 'principal' ile karıştırılır. Bu sözcük yalnızca addır ve bir kural ya da inanç demektir; 'principal' ise 'başlıca' anlamına gelen sıfattır, ayrıca okul müdürü ve verilen anapara için addır. Belleğe kazınan ipucu şudur: princiPLE bir ruLE'dur. Kuramda demek olan 'in principle' ile inanç gereği demek olan 'on principle'a da dikkat edin.
The argument rests on a single ethical principle.
Sav tek bir etik ilkeye dayanıyor.
- 46proceedverbformal
ilerlemek, yoluna devam etmek; (sonra) -e geçmek
Kulağa benzeyen ve epeyce başka bir şey, yani önce gelmek demek olan 'precede'in tersine -ceed ile yazılır. Adları da ayrışır: vurgusu PRO- üzerinde olan 'proceeds' toplanan para demektir, 'proceedings' ise resmi bir olaylar dizisi ya da bir konferansın yayımlanmış bildirileridir. Kalıplar: proceed to do, proceed with something.
The authors then proceed to test the model on new data.
Yazarlar sonra modeli yeni verilerle sınamaya geçiyor.
- 47processnounneutral
süreç; (veri) işlemek
'in the process of' bir şeyin şu sırada olmakta olduğunu söyler; 'a process of' ise düzeneği adlandırır. Bir de veri ya da başvuru işlemek anlamında fiili vardır. Çoğulu 'processes'ta son hece -iz diye söylenir. 'learning' tek başına anlamı taşırken 'the learning process' demenin doldurma olduğunu unutmayın.
Peer review is a slow but necessary process.
Hakem değerlendirmesi yavaş ama zorunlu bir süreçtir.
- 48requireverbformal
gerektirmek; zorunlu tutmak
'need'den ağırdır, çünkü gerektiren bir kural ya da bir otoritedir. Kalıplar: require someone to do X, be required for ya da by something; resmi yazıda da istek kipli bir yan cümle, 'requires that the sample be random'. 'requirement' adı, ders kitapçıklarında ve fon çağrılarında karşınıza çıkacak biçimdir.
The method requires that all measurements be taken at the same temperature.
Yöntem, bütün ölçümlerin aynı sıcaklıkta alınmasını gerektiriyor.
- 49researchnounneutralformal
araştırma
İngilizcede sayılamazdır ve bu, sayılabilir bir karşılığı olan dillerin konuşurlarını tökezletir: 'research shows', 'a piece of research', 'research projects' yazılır, ama asla 'a research' ya da 'researches' değil. Vurgu değişkeye göre oynar; Amerikan İngilizcesinde RE-search, İngiliz İngilizcesinde re-SEARCH yaygındır. Fiil olarak doğrudan nesne alır, 'to research a topic'; ad olarak 'on' ya da 'into' alır.
Recent research suggests the effect is smaller than first reported.
Yakın tarihli araştırmalar, etkinin ilk bildirilenden küçük olduğunu düşündürüyor.
- 50respondverbformal
yanıt vermek, karşılık vermek
Nesnesinden önce 'to' alır: respond to a question, asla 'respond a question' değil. Araştırma yazısında ayrıca tedaviye tepki vermek demektir, örneğin 'patients responded well to the drug'; buradan da ankete yanıt veren kişi için standart sözcük olan 'respondent' ile yanıt verenlerin oranını adlandıran 'response rate' gelir.
Only a third of those contacted responded to the survey.
Kendisine ulaşılanların yalnızca üçte biri ankete yanıt verdi.
- 51rolenounneutral
rol
Yerleşik çerçeve 'play a role in'dir, 'make' ya da 'take a role in' değil; niteleyicileri de gelenekseldir: a key, central ya da limited role. Eşsesli 'roll'a kaymasına izin vermeyin. Toplum bilimlerinde bir konumdan beklenen davranışı adlandıran teknik bir terimdir, örneğin 'gender roles'.
Diet plays a central role in the development of the disease.
Beslenme, hastalığın gelişiminde merkezî bir rol oynuyor.
- 52sectionnounneutral
kısım; kesit
Belgeleri düzenleyen sözcük; bir parçayı numaralandırdığında büyük harfle yazılır: as discussed in Section 3. Yasalar da aynı biçimde kullanır, 'section 12 of the Act'. Doğa bilimlerinde ayrıca bir kesme yüzeyidir, a cross-section of the stem; oradan genişleyen 'a cross-section of the population' ise nüfusu temsil eden bir örneklem demektir.
The methods are described in the following section.
Yöntemler bir sonraki kısımda anlatılıyor.
- 53sectornounneutraltechnical
sektör, kesim
İktisat yazısı etkinliği kamu ve özel sektör olarak, ayrıca birincil, ikincil ve üçüncül sektörler olarak ayırır. Bir belgenin ya da nesnenin bir parçası olan 'section'dan ve tek bir iş kolu olan 'industry'den ayrı tutun: sağlık sektörü pek çok iş kolunu barındırır.
Employment in the public sector has fallen since 2010.
Kamu sektöründeki istihdam 2010'dan bu yana düştü.
- 54significantadjectiveneutralformal
(istatistikte) anlamlı; kayda değer
Bu alt listenin en çok yanlış okunan sözcüğü. Sıradan düzyazıda önemli demektir, ama istatistikte 'a significant difference' yalnızca ortada bir şey yokken bu sonucun pek olası olmadığını söyler, genellikle p'nin 0,05'in altında olması demektir; yeterince büyük bir örneklemde küçücük ve işe yaramaz bir etki de istatistiksel olarak anlamlı çıkabilir. Önemli demek istiyorsanız 'substantial' ya da 'considerable' yazın; sınamanın sonucunu kastediyorsanız 'statistically significant' yazın ve etki büyüklüğünü verin.
The difference between the groups was statistically significant.
Gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı.
- 55similaradjectiveneutral
benzer
'with' ya da 'as' değil, 'to' alır: similar to the earlier study. Sonuçları karşılaştırırken 'similar' ile 'the same' arasındaki çizgi önem taşır, çünkü okuyanlar ikisini ayrı sav olarak alır. 'In a similar way' paragrafları bağlar, 'similarly' de aynı işi tek sözcükle görür.
Their findings are similar to those reported in Japan.
Bulguları Japonya'da bildirilenlere benziyor.
- 56sourcenounneutral
kaynak; köken
Akademik işte alıntıladığınız malzeme demektir ve önemli olan ayrım, özgün kanıt olan birincil kaynaklar ile başkalarının onun üzerine yazdıklarından oluşan ikincil kaynaklar arasındadır. İki anlam daha sıktır: bir neden ('a source of error') ve bir köken ('the source of the river'). Fiil olarak bir sağlayıcıdan almak demektir.
Every claim must be supported by a reliable source.
Her sav güvenilir bir kaynakla desteklenmeli.
- 57specificadjectiveneutral
belirli, özgül
Bulanığın karşıtıdır ve geri bildirim kâğıtlarında yerleşik bir buyruktur: 'be more specific', bir örnek adlandırın ya da bir sayı verin demektir. Yalnızca bir şeye ait olmak anlamındaki 'specific to' kalıbına dikkat edin, örneğin a problem specific to rural schools. Tam olarak demek olan 'specifically' zarfını, her şeyden önce demek olan 'especially' ile değiştirmeyin.
The study looks at one specific group of migrant workers.
Çalışma, göçmen işçilerin belirli bir kesimini ele alıyor.
- 58structurenounneutral
yapı; yapılanma
Hem soyuttur (the structure of the argument, social structure) hem somut (a steel structure). Fiil olarak düzenlemek demektir ve 'a well-structured essay' bir değerlendirme formundaki en sık övgüdür. 'Structural' yalnızca bir binanın iskeletine değil, altta yatan düzenlenişe gönderme yapar, örneğin structural inequality.
The structure of the essay follows the order of the questions.
Denemenin yapısı soruların sırasını izliyor.
- 59theorynounneutralformal
kuram, teori
Gündelik anlam, yani 'it's only a theory', bilimsel anlamın neredeyse karşıtıdır; bilimde bir kuram iyi desteklenmiş bir açıklamadır. 'Hypothesis' daha küçük olandır, sınanabilir tek bir savdır. 'in theory' ile 'in practice' karşıtlığına, ayrıca 'theoretical'ın bir çalışmayı nitelediğine, 'theoretically'nin ise çoğu zaman bir kuşku bildirdiğine dikkat.
The theory predicts a sharp fall in demand above that price.
Kuram, bu fiyatın üstünde talepte keskin bir düşüş öngörüyor.
- 60varyverbformal
değişkenlik göstermek; -e göre değişmek
Öğrenciler, 'varies' daha kısa ve daha kesin olacakken 'is different' yazmaya eğilimlidir. Kalıplar: vary from X to Y, vary with something, vary by region ya da age. Üçüncü tekil kişi 'varies'tir; 'various' birkaç ayrı demektir, 'variable' ise istatistikçinin ölçülen şey için kullandığı addır.
Fees vary considerably from one institution to another.
Ücretler kurumdan kuruma epeyce değişkenlik gösteriyor.
Her yerde öğrenin, internet olmasa bile
Desteleri telefonunuza indirin, internet olmadan çalışın. Yolculukta, uçakta ya da çekimin zayıf olduğu her yerde idealdir.
Akademik İngilizcenin kendine ait bir söz varlığı vardır ve bu, onun yayımlanmış listesidir. Averil Coxhead'in Academic Word List'i, her alandan akademik metinde yinelenen 570 kelime ailesini – analyse, significant, constitute, hypothesis – sıklığa göre on alt listede toplar. Bunları öğrendiğinizde makaleler, ders notları ve IELTS ile TOEFL okuma metinleri gözle görülür biçimde kolaylaşır.