sublist-4Kelime paketi

Akademik Kelime Listesi (AWL)

Akademik metinlerin, IELTS ve TOEFL'ın kelime dağarcığı.

60 kelime
İngilizce kelime bilgisi

Kütüphaneme ekle

Bu desteyi kaydetmek ve ilerlemeni takip etmek için ücretsiz kaydol

Her yerde öğrenin, internet olmasa bile

60 kelime

Tanımların dili:: Türkçe
  • 1
    accessnounneutral

    erişim, erişme hakkı

    Akademik düzyazıda neredeyse her zaman addır ve önem taşıyan anlamda sayılamazdır: access to education, to healthcare, to data. 'to' alır, asla 'of' değil. Fiil ağırlıkla bilişime aittir (access the database); politika yazısı ise bir şeye yalnızca ulaşılıp ulaşılamadığını değil, kullanılıp kullanılamadığını soran 'accessible' ve 'accessibility'ye yaslanır.

    Rural households still have limited access to clean water.

    Kırsaldaki hanelerin temiz suya erişimi hâlâ sınırlı.

  • 2
    adequateadjectiveformal

    yeterince iyi, işi görecek düzeyde

    Alçakgönüllü bir sözcük: iyi değil, yeter demektir. Bir değerlendirmede 'adequate' cılız bir övgüdür ve olumsuzu 'inadequate', akademik düzyazıda olumlusundan çok daha sık geçer. 'for' ve 'to' alır: adequate for the purpose, adequate to the task. Nicelikle ilgilenen 'sufficient' karşısında bu sözcük, niteliğin ancak yetecek kadar iyi olmasına yaslanır.

    The sample size was adequate for the statistical tests used.

    Örneklem büyüklüğü, kullanılan istatistiksel sınamalar için yeterliydi.

  • 3
    annualadjectiveneutral

    yıllık

    Yılda bir kez olan ya da bir yıl boyunca ölçülen demektir: annual report, annual income, annual growth rate. Finans onu çoğu zaman 'per annum' (p.a.) diye yazar. 'biannual'dan uzak durun: yazana göre ya yılda iki kez ya da iki yılda bir demektir; yılda iki kez için bunu açıkça söyleyin, iki yılda bir için 'biennial' kullanın. Zarfı 'annually'dir.

    The company publishes an annual report on its carbon emissions.

    Şirket, karbon salımları üzerine yıllık bir rapor yayımlıyor.

  • 4
    apparentadjectiveformal

    belli, ortaya çıkan; görünürdeki

    Birbirine karşıt iki anlamı var ve akademik yazı ikisini de kullanıyor. Açıkça görünür demek olabilir ('it became apparent that'), görünen ama belki gerçek olmayan da ('an apparent contradiction'). Zarfı 'apparently' neredeyse tümüyle ikincisine kaydı, bu yüzden artık duyuma dayandığını belli eder. Okur hangisinin kastedildiğini her zaman kestiremeyeceği için, ayrım önem taşıdığında yanına 'only' ya da 'clearly' koyun.

    It soon became apparent that the two datasets had been merged incorrectly.

    İki veri kümesinin yanlış birleştirildiği kısa sürede ortaya çıktı.

  • 5
    approximateadjectiveneutraltechnical

    yaklaşık; (bir değere) yaklaşmak

    Vurgu baştan sona ikinci hecede kalır; sözcük türlerini ayıran son hecedir: sıfat a-PROX-i-mit diye, son ünlü yutularak söylenir; fiil ise a-PROX-i-mate diye, o ünlü tam sesletilerek. İngiliz kullanımı fiile 'to' verir (the curve approximates to a straight line), Amerikan kullanımı onu atar ve yalın bir nesne alır. 'approximately' zarfı bir ihtiyat sözcüğüdür ve ardından yuvarlak bir sayı gelmelidir, çünkü 'approximately 197' kendi ihtiyatını bozar.

    These figures are approximate and should not be quoted to the nearest pound.

    Bu rakamlar yaklaşıktır ve en yakın sterline yuvarlanarak aktarılmamalıdır.

  • 6
    attitudenounneutral

    tutum, tavır

    'to' ya da 'towards' alır, asla 'against' değil: attitudes towards immigration. Anket araştırmasında neredeyse her zaman çoğuldur ve bir ölçek üzerinde ölçülür; 'knowledge' ve 'behaviour' ile birlikte o yerleşik üçlüyü kurar. Birinin 'having an attitude' demek olan gündelik anlamı ise zorluk çıkarmak demektir ve bir makalede yeri yoktur.

    The survey tracked public attitudes towards nuclear power over thirty years.

    Anket, nükleer enerjiye yönelik kamuoyu tutumlarını otuz yıl boyunca izledi.

  • 7
    attributeverbformal

    atfetmek, -e bağlamak

    Bir vurgu çifti: ad AT-tri-bute'tur ve bir nitelik ya da özellik demektir; fiil ise a-TRIB-ute'tur ve bir nedeni ya da bir yazarı göstermek demektir. Fiil 'to' ister: attribute the decline to earlier screening. Ters yöne işleyen 'contribute' ile bulanıklaştırmayın. İstatistikte 'attributable', bir sonucun tek bir etkene bağlanan payını adlandırır.

    The authors attribute the decline in mortality to earlier screening.

    Yazarlar ölüm oranındaki düşüşü daha erken taramaya bağlıyor.

  • 8
    civiladjectiveformal

    sivil, yurttaşlara ilişkin; (hukukta) özel hukuka ait

    Tek bir sıfatı üç ayrı dünya paylaşır: ceza hukukunun karşısındaki civil law; yurttaşların devletle karşı karşıya geldiği civil society ve civil rights; ve bayındırlık işleri demek olan civil engineering. Dördüncü ve daha eski bir anlam kibar demektir. Asker olmayan demek olan 'civilian'dan ve yurttaşın haklarından çok ödevlerine ilişkin olan 'civic'ten ayrı tutun.

    The dispute was settled in a civil court rather than a criminal one.

    Uyuşmazlık ceza mahkemesinde değil, hukuk mahkemesinde çözüldü.

  • 9
    codenounneutral

    kurallar bütünü; kod

    Akademik yazıda iki canlı anlamı var: bir kurallar bütünü (code of conduct, legal code, building code) ve bir simgeler dizgesi (source code, genetic code). Nitel araştırma bir üçüncüsünü ekler ve o bir fiildir: veriyi code etmek, çözümlemeden önce metin parçalarına etiket iliştirmektir; 'coding' de işin bu bütün aşamasını adlandırır.

    All staff must follow the university's code of research conduct.

    Bütün çalışanlar üniversitenin araştırma etiği kurallarına uymak zorunda.

  • 10
    commitverbneutral

    söz vermek, kendini bağlamak; suç işlemek

    Üç anlam, üç ayrı dilbilgisi: commit a crime; bir yola commit to etmek (çoğu zaman dönüşlü: we are committed to); ve bir projeye kaynak commit etmek. Asıl tuzak yazımdır. t harfi committed, committing ve committee'de ikilenir, ama 'commitment' tek t ile kalır, çünkü ikileme kuralı yalnızca ünlüyle başlayan bir ekten önce işler.

    The government has committed two billion pounds to flood defences.

    Hükümet taşkın savunmasına iki milyar sterlin ayırmayı taahhüt etti.

  • 11
    communicateverbneutral

    iletmek, iletişim kurmak

    Farklı işler gören iki kuruluş: bir şeyi birine communicate etmek bir aktarımdır, biriyle communicate etmek ise temastır. Ad, bir ileti demek olduğunda sayılabilir, süreç demek olduğunda sayılamazdır; çoğul 'communications' ise genellikle altyapıyı adlandırır. Sık yapılan yanlış, 'communicate to' yerine 'communicate the audience' demektir.

    Researchers must communicate their findings to non-specialists.

    Araştırmacılar bulgularını uzman olmayanlara da iletmek zorunda.

  • 12
    concentrateverbneutral

    yoğunlaşmak, dikkatini toplamak

    İki akademik kullanım ayrı yönlere çeker: bir şeye concentrate on etmek dikkati ona sabitlemek, bir yerde concentrated olmak ise orada yoğun biçimde toplanmış olmaktır. Kimya bir üçüncüsünü, yani çözelti derişimini ekler. 'concentration' adı bu yüzden bağlamından okunmak zorundadır. Dikkat 'on' alır, 'in' değil: concentrate on the post-2010 studies.

    The review concentrates on studies published after 2010.

    Derleme, 2010 sonrasında yayımlanan çalışmalara yoğunlaşıyor.

  • 13
    conferverbformal

    birlikte görüşmek; unvan ya da hak tanımak

    Ünlü üyesi 'conference' olan bir ailenin başı, ve ikisi birbirinden uzaklaşmış: confer etmek ya danışmaktır (the judges conferred) ya da resmen tanımaktır (the degree conferred on her). Yazım vurguyu izler: vurgu ikinci hecede olduğu için conferred ve conferring r'yi ikiler; 'conference' ise vurguyu öne çeker ve tek r ile kalır.

    The panel conferred briefly before announcing the award.

    Kurul, ödülü açıklamadan önce kısaca görüştü.

  • 14
    contrastnounneutralformal

    karşıtlık, belirgin fark; karşı karşıya koymak

    Ad, iki şey için 'between' alır; bağlayıcı kalıplarda ise 'to' ya da 'with' alır: 'in contrast to' ve 'by contrast with'. 'in contrast of' diye bir şey yoktur. Bir vurgu çifti daha: adda CON-trast, fiilde con-TRAST. Benzerlikle farkı birlikte tartan 'compare' karşısında bu sözcük yalnızca farka bakar.

    The contrast between the two regions is striking.

    İki bölge arasındaki karşıtlık çarpıcı.

  • 15
    cyclenounneutral

    çevrim, döngü

    Neredeyse her zaman addır ve neredeyse her zaman yanında bir niteleyiciyle gelir: business cycle, life cycle, carbon cycle, policy cycle. Sıfatı genel kullanımda 'cyclical', teknik yazıda 'cyclic'tir. Bisiklet demek olan gündelik İngiliz anlamı ise bu amaçlar için başka bir sözcüktür ve bir makalede yanlışlık gibi okunur.

    The paper models the boom and bust of the business cycle.

    Makale, iktisadi çevrimin yükseliş ve çöküşünü modelliyor.

  • 16
    debatenounneutralformal

    tartışma

    Akademik düzyazıda bu, sahnelenmiş bir çekişmeyi değil, süregelen bilimsel bir görüş ayrılığını adlandırır: the debate over climate attribution, contributions to the debate. Yerleşik kalıplar: there is considerable debate about, hotly debated, much debated. Ardından bir yan cümle geldiğinde ilgeci düşürün ve 'debate about whether' değil, 'debate whether' yazın.

    The debate over the minimum wage has run for decades.

    Asgari ücret üzerine tartışma onlarca yıldır sürüyor.

  • 17
    despiteprepositionformal

    -e rağmen, -e karşın

    Bağlaç değil ilgeçtir, bu yüzden bir ad ya da bir -ing biçimi alır, asla bir yan cümle almaz: despite the rain, despite arriving late, ama 'although it rained'. Her şeyden önce, asla 'despite of' değil. Bu, sözcüğün 'in spite of' ile karışmasıdır ve onunla yapılan en sık yanlıştır. 'Despite the fact that' dilbilgisine uygundur ama gereksiz uzundur; 'although' yazın.

    Despite repeated warnings, the practice continued.

    Yinelenen uyarılara rağmen uygulama sürdü.

  • 18
    dimensionnounneutral

    boyut

    Geometrinin dışında bir sorunun bir yönü demektir: the ethical dimension of the policy. Çoğulda bunun yerine düpedüz büyüklüğü anlatabilir, örneğin the dimensions of the housing shortage. İstatistik, bir veri kümesindeki değişken sayısı için 'dimensionality' kullanır. Onu 'part' yerine geçen görkemli bir sözcük gibi kullanmaya direnin: hangi yön olduğunu söyleyemiyorsanız, büyük olasılıkla 'part' demek istiyorsunuzdur.

    The report ignores the ethical dimension of the policy.

    Rapor, politikanın etik boyutunu göz ardı ediyor.

  • 19
    domesticadjectiveneutral

    yurt içi, ülke içi; ev içine ilişkin

    Tek bir cümlede çarpışabilecek iki anlam: bir ülkenin içinde (domestic market, gross domestic product) ve evin içinde (domestic labour, domestic violence). İktisat birincisine, toplum bilimi ikincisine yaslanır, ve ikisini yalnızca çevredeki sözcükler ayırır. Birincinin karşıtı 'foreign'dir. 'Domesticate' hayvanlara ve bitkilere aittir ve bu ayrımı izlemez.

    The firm sells mostly on the domestic market.

    Firma ağırlıkla yurt içi pazara satış yapıyor.

  • 20
    emergeverbformal

    ortaya çıkmak, belirmek

    Bulguların çözümlemeden çıkışını anlatan standart fiil: three themes emerged from the interviews, no clear pattern emerged. Geçişsizdir, dolayısıyla hiçbir şey bir şeyi emerge etmez ve hiçbir şey 'is emerged' olmaz. 'from' alır. Bir örtmece olarak 'emerging'e dikkat: emerging economies, emerging evidence. 'merge' ve 'immerse' ile aynı Latince mergere üzerine kuruludur; ex- öneki ona bir sıvının içinden yukarı çıkma anlamını verir.

    Three themes emerged from the interview data.

    Görüşme verilerinden üç tema belirdi.

  • 21
    errornounneutraltechnical

    hata, yanlış

    İstatistikte bu bir kınama değil, teknik bir niceliktir: sampling error, standard error, margin of error. Type I ve Type II errors yanlış pozitifler ile yanlış negatiflerdir; ölçüm hatası ise beklenir ve kestirilir, kimsenin üstüne yıkılmaz. Sapmanın ölçülebildiği yerde bu sözcüğü, birinin daha iyisini bilmesi gerektiği yerde 'mistake'i kullanın.

    The margin of error is plus or minus three percentage points.

    Yanılma payı artı eksi üç yüzde puanı.

  • 22
    ethnicadjectiveneutral

    etnik

    Ortak bir kültüre, dile ya da soya gönderme yapar; ırkın ya da uyruğun eşanlamlısı değildir. Adı 'ethnicity'dir. İngiliz yazısı 'ethnic minority'yi standart olarak kullanır, Amerikan yazısı ise 'racial and ethnic groups'a eğilimlidir. Kaçınılacak iki şey: sözcüğü insanlar için ad olarak kullanmak ve yabancı ya da egzotik anlamında kullanmak.

    The survey oversampled several ethnic minority groups.

    Anket, birkaç etnik azınlık grubunu fazladan örnekledi.

  • 23
    goalnounneutral

    amaç, varılmak istenen sonuç

    Akademik anlamı bir erektir, futbolda atılan gol değil; ve çoğu zaman bir iyelikle, çoğul olarak gelir: the study's goals, policy goals. set, achieve, meet ve pursue ile kurulur. 'objective' ile eşleştiğinde yerleşik ayrım şudur: goals geniştir, objectives ise belirli ve ölçülebilirdir. İngiliz akademik yazısı çoğu zaman 'aim'i yeğler.

    The project has three stated goals.

    Projenin açıkladığı üç amacı var.

  • 24
    grantverbformal

    resmen vermek, izin vermek; hibe, araştırma desteği

    İki akademik hayatı var. Ad olarak bir amaç için verilmiş paradır: apply for a grant, be awarded one, grant-funded work. Fiil olarak resmen vermek demektir; iznin ve erişimin granted olmasının nedeni budur. Üçüncü bir kullanım bir noktayı kabul eder: 'granted that' bir ödün cümlesi açar, 'take for granted' ise hiç sınamadan varsaymak demektir.

    The council granted planning permission in March.

    Belediye meclisi imar iznini mart ayında verdi.

  • 25
    henceadverbformal

    bu nedenle, dolayısıyla

    'Bu nedenle' demek olan resmi bir bağlayıcı. Bağlaç değil zarftır, bu yüzden iki cümleyi virgülle bağlayamaz: noktalı virgül ya da nokta kullanın. İçinde hiç eylem bulunmayan bir öbeğin başına da gönül rahatlığıyla geçer, örneğin 'hence the delay'. Daha eski ikinci bir anlamı şu andan sonra demektir: five years hence. Onu bir cümlede 'therefore' ile birlikte kullanmayın.

    The samples were contaminated; hence the results were discarded.

    Örnekler bulaşmıştı; dolayısıyla sonuçlar elendi.

  • 26
    hypothesisnounformaltechnical

    hipotez, denence

    Çoğulu 'hypotheses'tir ve sonu bir -iz sesiyle biter: one hypothesis, two hypotheses. Ve sınanır, asla kanıtlanmaz: istatistiksel uygulama sıfır hipotezini reddetmenize ya da reddedememenize izin verir, o yordamda hiçbir şey bir şeyi doğrulamaz. formulate, test, support ve reject ile kurulur. Sınanmaktan çoktan geçmiş bir açıklama olan 'theory'den ayırt edin.

    Our first hypothesis was not supported by the data.

    İlk hipotezimiz verilerce desteklenmedi.

  • 27
    implementverbformal

    uygulamaya koymak, hayata geçirmek

    Bir politikaya karar verildikten sonra olan şey: onu yürürlüğe sokmak. 'implementation' adı, sağlam politikaların uygulamada neden başarısız olduğuna ayrılmış koca bir araştırma alanını adlandırır; sözcük bu yüzden toplum biliminde yalın anlamının düşündürdüğünden çok daha fazla ağırlık taşır. Ayrı bir ad anlamı alet demektir ve politikaya değil, arkeoloji ile tarıma aittir.

    The new curriculum was implemented in September.

    Yeni öğretim programı eylülde uygulamaya kondu.

  • 28
    implicateverbformal

    (olumsuz bir işe) karışmış göstermek, sorumlu tutmak

    Sürekli 'imply' ile karıştırılır, çünkü ikisi de 'implication' adını besler. Implicate etmek, birinin ya da bir şeyin kötü bir işe karıştığını göstermektir; imply etmek ise söylemeden sezdirmektir. Sonuçlar imply eder, implicate etmez. Söylenmemiş demek olan 'implicit' de 'imply'a aittir. Çoğulda 'the implications of X', ondan ne çıktığı demektir.

    The report implicated two senior officials in the cover-up.

    Rapor, örtbas girişimine iki üst düzey yetkilinin karıştığını ortaya koydu.

  • 29
    imposeverbformal

    dayatmak, zorla uygulamak

    'on' alır: impose a tax on imports, impose conditions on a loan. Asla birini bir şeyle impose etmezsiniz. Impose edilen şey istenmeyen bir şeydir, dolayısıyla fiil bir yargı taşır; yansız seçenekler 'introduce' ya da 'apply'dır. Modelleme onu bir denkleme konan kısıtlar için ödünç alır. Görkemli ve etkileyici demek olan 'imposing' sıfatı ise bu fiilin anlamından epeyce uzaklaşmıştır.

    The regulator imposed a cap on interest rates.

    Düzenleyici kurum faiz oranlarına tavan koydu.

  • 30
    integrateverbformal

    bütünleştirmek, kaynaştırmak

    Bir şey bir başkası tarafından soğurulduğunda 'into', ikisi eşit olarak birleştiğinde 'with' alır: integrate the findings into the model, integrate mental health care with primary care. Göç ve eğitim araştırmasında ad, fiilin taşımadığı siyasi bir yük taşır. Karşıtı 'disintegrate' değil, 'segregate'tir.

    The review integrates findings from twelve separate trials.

    Derleme, on iki ayrı denemenin bulgularını bütünleştiriyor.

  • 31
    internaladjectiveneutraltechnical

    iç, içteki

    Bütün gücü 'external' ile kurduğu karşıtlıktan gelir ve araştırma deseni bu çifti durmadan kullanır: internal and external validity, internal and external migration, internal audit. Internal validity, bir çalışmanın kendi deseni içinde ölçtüğünü söylediği şeyi ölçüp ölçmediğini sorar. 'inner'ın fiziksel uzama ait olduğuna dikkat edin; bu sözcük kurumlara, dizgelere ve bedenlere aittir.

    The internal review was never published.

    İç denetim raporu hiçbir zaman yayımlanmadı.

  • 32
    investigateverbformal

    araştırmak, irdelemek

    Bir makalede çalışmanın kendisinin yaptığı şey budur, ve ya bir nesne ya da bir wh- yan cümlesi alır: investigate the effect of X, investigate whether X holds. 'look at'ten güçlü, 'establish'ten çok daha zayıftır. 'investigate about' diye bir şey yoktur. İngiliz özetleri çoğu zaman 'examine' ya da 'explore' yeğler, çünkü bu ailenin polisiyeyi çağrıştıran yanı fazla yüksek sesle duyulur.

    This study investigates whether class size affects attainment.

    Bu çalışma sınıf mevcudunun başarıyı etkileyip etkilemediğini araştırıyor.

  • 33
    jobnounneutral

    iş, ücretli iş

    Bu alt listenin tek sıradan gündelik sözcüğü, ve burada olmasının nedeni uygulamalı iktisat ile toplum biliminin onu bir çözümleme birimi saymasıdır: creation, satisfaction, security, on-the-job training. Yerini hak etmesinin nedeni tam da budur. 'work' ve 'employment' sayılamazken bu sayılabilirdir; onların yapamadığı biçimde sayılabilmesi, yitirilebilmesi ve yaratılabilmesi bundandır.

    The factory closure cost the town four hundred jobs.

    Fabrikanın kapanması kente dört yüz iş kaybettirdi.

  • 34
    labelnounneutral

    etiket; etiketlemek

    Araştırmada işin çoğunu fiil görür: veriyi label etmek ona bir kategori iliştirmektir ve gözetimli makine öğrenmesi labelled data üzerinde çalışır. Toplum biliminin etiketleme kuramı, etiketin kendisinin adlandırdığı davranışı değiştirdiğini savunur. İngiliz yazımı labelled ve labelling'de l'yi ikiler, Amerikan İngilizcesi tek tutar. Kalıp 'label X as Y'dir.

    Each image was labelled by three annotators.

    Her görüntü üç kodlayıcı tarafından etiketlendi.

  • 35
    mechanismnounneutraltechnical

    mekanizma, işleyiş

    İki anlam. Biri bir şeyin gerçekte nasıl olup bittiği, örneğin bir ilacın etki mekanizması; öteki bilerek kurulmuş bir düzenek, örneğin bir fonlama mekanizması ya da bir şikâyet mekanizması. Toplum bilimi nedensel mekanizmalar ister; yani X'in Y'ye yol açıp açmadığını değil, nasıl yol açtığını. Onu 'way' yerine geçen etkileyici bir sözcük olarak kullanmaktan sakının.

    The mechanism behind the drug's effect is still unclear.

    İlacın etkisinin ardındaki mekanizma hâlâ belirsiz.

  • 36
    obviousadjectiveneutral

    besbelli, herkesin gördüğü

    Ölçülü kullanın. 'It is obvious that', bunu besbelli bulmayan her okura ağır olduğunu söyler ve çoğu zaman tam da bir savın durması gereken yerde durur. Yeri olduğu yer, sonra elenecek bir alternatif açıklamayı adlandırdığı yerdir: the obvious objection is. Konuşmada 'obviously' bir savı yumuşatır; düzyazıda ise bir uyarı işaretidir.

    The obvious explanation is that the two effects cancel out.

    Besbelli açıklama, iki etkinin birbirini götürdüğüdür.

  • 37
    occupyverbneutral

    (yer, zaman) kaplamak; işgal etmek

    Ailenin başı, ama akademik düzyazıda gerçekten karşılaşacağınız üye 'occupational'dır: occupational health, occupational status, occupational therapy. Fiil bir yeri ya da bir zaman dilimini doldurmak, ya da bir yeri zorla ele geçirmek demektir. Yapılara ait olan 'occupancy'yi, çoğunlukla meslek demek olan 'occupation'dan ayrı tutun.

    Housing costs occupy a third of household budgets.

    Konut giderleri hane bütçelerinin üçte birini kaplıyor.

  • 38
    optionnounneutral

    seçenek

    Sayılabilirdir ve çoğunlukla çoğuldur: policy options, the options available. have, offer, consider ve rule out ile kurulur. Kendine ait bir fiili yoktur; boşluğu 'opt for' ve 'opt out' bu yüzden doldurur. 'choice' karşısında: bir option seçilebilecek şeylerden biridir, bir choice ise seçme edimidir. 'Optional' zorunlu değil demektir.

    The report sets out four policy options.

    Rapor dört politika seçeneği ortaya koyuyor.

  • 39
    outputnounneutraltechnical

    çıktı, üretim miktarı

    Vurgu ilk hecede, ve iktisatta genellikle sayılamazdır: total output, output per worker. Karşıtı 'input'tur; değerlendiriciler inputs, outputs ve outcomes zincirini kurar; burada outputs bir programın ürettiği şey, outcomes ise sonuçta gerçekten değişen şeydir. Bu çifti ters çevirmek, bir programın neyi başardığını yanlış anlatır.

    Industrial output fell for a third consecutive quarter.

    Sanayi üretimi üst üste üçüncü çeyrekte de düştü.

  • 40
    overalladjectiveneutral

    genel; bütün olarak alındığında

    Bir bütün olarak alındığında demektir. Addan önce (the overall effect, overall satisfaction) ve bir özeti açan cümle zarfı olarak işler. Sıfat anlamında addan sonra gelemez. Tek sözcüktür: 'over all' başka bir şeydir, ve İngiliz İngilizcesinde 'overalls' iş tulumudur. Onu toparlamak için kullanın, çıplak duran her adın önüne dolgu olarak değil.

    The overall effect of the reform was small.

    Reformun genel etkisi küçüktü.

  • 41
    paralleladjectiveneutral

    koşut, paralel

    Asıl tuzak yazımdır: bir r, sonra iki l, sonra bir l. İngiliz çekimleri son l'yi tek bırakır, yani paralleled ve paralleling. Geometrinin ötesinde aynı anda ve birbirinden bağımsız olarak gerçekleşen demektir (parallel processing, a parallel study) ya da yakın bir benzerlik anlatır; ad 'between' alır: draw a parallel between the two revolutions.

    The author draws a parallel between the two revolutions.

    Yazar iki devrim arasında bir koşutluk kuruyor.

  • 42
    parameternounformaltechnical

    parametre; (çoğulda) sınırlar

    İki tehlike. İstatistikte bir parametre bütün evrenin bir özelliğidir ve bir örneklemden hesaplanan bir istatistikle kestirilir; çıkarımın bütün derdi bu ikisi arasındaki farktır. Gevşek kullanımda çoğul sınırlar demektir, ve yazarlar tam burada, bir şeklin kenarları boyunca uzunluk demek olan 'perimeter' ile çarpışır. Sınır kastediyorsanız, bu iki sözcükten biri yanlıştır.

    The model has three free parameters.

    Modelin üç serbest parametresi var.

  • 43
    phasenounneutral

    evre, aşama

    Bir sıralaması olan bir şeyin ayrı bir evresi: phase one, the pilot phase, a phased introduction. Klinik denemeler evrelerini Roma rakamlarıyla I'den başlayarak numaralar. Fiil olarak 'phase in' ve 'phase out' içinde yaşar: yavaş yavaş getirmek ya da kaldırmak. İki tuzak: tedirgin etmek demek olan eşsesli 'faze', ve içinde hiçbir sıralama bulunmayan 'period'un eşanlamlısı sayılması.

    The pilot phase ran for six months.

    Pilot evre altı ay sürdü.

  • 44
    predictverbneutraltechnical

    öngörmek; (istatistikte) yordamak

    Bir that- yan cümlesi ya da bir nesne alır: the model predicts that prices will fall ya da predicts a fall in prices. İstatistikte anlam geleceğe ilişkin her göndermeyi bırakır, çünkü bir predictor yalnızca açıklayıcı bir değişkendir ve predicted values, modelin elde zaten bulunan olgular için ürettiği değerlerdir. Zamana ve geleceğe bağlı kalan sözcük 'forecast'tır.

    The model predicts a fall in demand after 2030.

    Model, 2030 sonrasında talepte bir düşüş öngörüyor.

  • 45
    principaladjectiveformal

    en önemli, asıl olan; okul müdürü; anapara

    Bir kural demek olan ve birinci alt listede ayrı bir madde olarak duran 'principle' ile durmadan yer değiştirir. Bu sözcük, başlıca demek olan sıfattır (the principal cause, the principal investigator on a grant), ve bir okulun başındaki kişi ile bir kredinin faizinin karşısındaki asıl tutar için addır. Kardeşi ise yalnızca bir addır ve bir kural demektir. Belleğe kazınan ipucu: princiPAL bir PAL'dır, princiPLE bir ruLE'dur.

    Poverty remains the principal cause of school dropout.

    Yoksulluk, okul terkinin başlıca nedeni olmayı sürdürüyor.

  • 46
    prioradjectiveformal

    önceden gelen, önceden var olan; (Bayesçi istatistikte) önsel

    Sıfat olarak daha erken demektir ve adın önünde durur: prior knowledge, prior agreement, prior conviction. İlgeç olarak her zaman 'prior to'dur, asla 'prior of' değil; pek çok biçem kılavuzu onu gösterişli bir 'before' sayar, o yüzden sıralamanın kendisi önem taşıdığında kullanın. Bayesçi istatistik onu bir ada çevirir: prior, veriyi görmeden önce varsaydığınız şeydir.

    Prior knowledge of the topic was measured before teaching began.

    Konuya ilişkin önceden var olan bilgi, öğretim başlamadan önce ölçüldü.

  • 47
    professionaladjectiveneutral

    uzmanlık gerektiren, profesyonel; meslek sahibi kişi

    Birbiriyle örtüşen üç anlam: amatör değil ücretli olan; eğitimi ve bir meslek örgütü bulunan bir uğraşa ait olan; ve bir davranış ölçütünü karşılayan, ki 'unprofessional' buradan gelir. Sağlık ve eğitim araştırmasında çoğul ad, uygulayıcıların kendilerini anlatır. 'Professional development'ın, kulağa öyle gelse de terfi değil eğitim demek olduğuna dikkat edin.

    Teachers must complete thirty hours of professional development each year.

    Öğretmenler her yıl otuz saatlik mesleki gelişim eğitimi tamamlamak zorunda.

  • 48
    projectnounneutral

    proje; (sayıyı) ileriye yansıtmak

    Bir vurgu çifti daha: ad PRO-ject'tir ve planlanmış bir iş demektir; fiil ise pro-JECT'tir ve bir sayıyı ileriye taşımak ya da bir görüntüyü öne düşürmek demektir. Projected figures kestirimlerdir, başarılmış şeyler değil. Nüfus biliminde bir projection, olacak şeyin bir öngörüsü değil, açıkça belirtilmiş varsayımlar üzerine kurulmuş koşullu bir 'ne olurdu' hesabıdır.

    The research project runs until 2028.

    Araştırma projesi 2028'e dek sürüyor.

  • 49
    promoteverbneutral

    etkin biçimde desteklemek, geliştirmek; terfi ettirmek

    Üç anlam tek bir biçimi paylaşır: bir şeyi etkin biçimde özendirmek (promote health, promote equality), birini daha yüksek bir göreve yükseltmek, ve reklamını yapmak. Sağlık araştırması birincisine yaslanır ve bu 'encourage'dan güçlüdür, çünkü ardında bilinçli bir çaba olduğunu sezdirir. Üçü de tek bir adı, 'promotion'ı besler; ayrımı bu yüzden çevredeki sözcükler yapmak zorundadır.

    The campaign aims to promote handwashing in schools.

    Kampanya, okullarda el yıkamayı yaygınlaştırmayı amaçlıyor.

  • 50
    regimenounformal

    rejim; yerleşik kurallar düzeni

    Birbirinden epeyce uzak iki anlam, bir de onunla sık karıştırılan bir sözcük. Siyasette bir hükümet demektir ve genellikle bir eleştiri taşır (an authoritarian regime); hukukta ve politikada ise bir kurallar dizgesi demektir ve hiçbir eleştiri taşımaz (the regulatory regime, the tax regime). Tıbbın bir tedavi düzeni için kullandığı sözcük 'regimen'dır. ray-ZHEEM diye, vurgu ikinci hecede söylenir.

    The new tax regime came into force in April.

    Yeni vergi rejimi nisanda yürürlüğe girdi.

  • 51
    resolveverbformal

    çözmek, çözüme kavuşturmak

    Akademik anlamı, çekişmeli bir şeyi karara bağlamaktır: resolve a dispute, resolve an inconsistency in the data. 'resolution' adı sonra kendi başına üç anlam taşır: bir kurulun aldığı resmi karar, bir sorunun çözülmesi, ve bir aygıtın ayırt edebildiği ayrıntı inceliği. 'Resolve to do something' kesin karar vermek demektir ve 'resolute' de buradan gelir.

    The discrepancy was resolved by re-checking the raw files.

    Tutarsızlık, ham dosyalar yeniden gözden geçirilerek çözüldü.

  • 52
    retainverbformal

    elde tutmak, korumak

    'keep'in resmi karşılığı, ve insanları da kayıtları da elde tutmanın standart fiili: retain staff, retain students, retain data. 'Retention' eğitimde ve istihdamda başlıca bir ölçüttür. Bir şeyi bellekte tutmayı da kapsar; adın öğrenme araştırmasında da karşımıza çıkmasının nedeni budur. Onun 'detain' ya da 'restrain'e kaymasına izin vermeyin.

    The hospital struggles to retain newly qualified nurses.

    Hastane, yeni mezun hemşireleri elde tutmakta zorlanıyor.

  • 53
    seriesnounneutral

    seri; art arda gelen şeyler kümesi

    Tekilde de çoğulda da aynı yazılır, ve insanları tökezleten yer burasıdır: tek bir küme olarak tekil eylem alır, yani 'a series of experiments was carried out'. 'serie' diye bir sözcük yoktur. İstatistikte 'time series' zamana göre sıralanmış veriyi adlandırır ve başlı başına bir alandır. Dolgu olarak kullanılmasına dikkat edin, çünkü 'a series of' çoğu zaman 'several' demenin uzun yoludur.

    A series of experiments was carried out over two years.

    İki yıl boyunca bir dizi deney yürütüldü.

  • 54
    statisticnounformaltechnical

    veriden hesaplanan sayı, istatistik değeri

    Tekil tek bir sayıdır: ya bir savda anılan bir rakam, ya da teknik olarak bir evren parametresini kestirmek için bir örneklemden hesaplanan bir nicelik. Çoğul iki iş birden görür: hem bunun çoğuludur hem de alanın adıdır, ve ancak o zaman tekil eylem alır. Yani rakamlar yanıltıcıdır, ama alanın kendisi matematiğin bir dalıdır.

    The test statistic exceeded the critical value.

    Sınama istatistiği kritik değeri aştı.

  • 55
    statusnounneutral

    statü, toplumsal konum; (bir işin) durumu

    Toplum bilimi onu teknik bir terim olarak kullanır: sosyoekonomik statü, geliri, eğitimi ve mesleği birleştiren standart bir denetim değişkenidir. Başka yerlerde bir şeyin o anki durumu (the status of the application) ya da resmi konum (charitable status, refugee status) demektir. Çoğulu 'statuses'tır; 'stati' diye bir şey yoktur, çünkü Latince çoğul tekille aynı görünüyordu.

    Socioeconomic status was the strongest single predictor.

    Sosyoekonomik statü, tek başına en güçlü yordayıcıydı.

  • 56
    stressnounneutral

    stres, ruhsal gerilim; (dilde) sözcük vurgusu; önemle belirtmek

    Üç canlı anlam. Sağlık araştırması ruhsal gerilimi kasteder ve buna yol açan şey için 'stressor'ı kullanır. Mühendislik birim alana düşen kuvveti kasteder. Dilde ise vurgu demektir; 'the author stresses that' fiili ile en çok güç verilerek söylenen heceyi adlandıran ad buradan gelir. Bu listedeki birkaç maddenin vurgunun nereye düştüğünü belirtmek zorunda kalmasının nedeni de o son anlamdır.

    The authors stress that the sample was not random.

    Yazarlar örneklemin rastgele olmadığını önemle belirtiyor.

  • 57
    subsequentadjectiveformal

    sonraki, daha sonra gelen

    Zamanca daha sonra demektir ve neden konusunda hiçbir sav ileri sürmez. İkinci alt listedeki 'consequent' ise bir şeyden kaynaklanan demektir. Bu sözcüğü ötekini kastederken yazmak nedensel bir savı gizler; ötekini yalnızca bir sıra gözlemişken yazmak ise desteklenemeyecek bir savı ileri sürer. Zarfı 'subsequently'dir, ve 'subsequent to', 'after' demenin katı bir yoludur. -quent diye yazılır, -quant diye değil.

    The effect disappeared in subsequent follow-ups.

    Etki, sonraki izlemelerde ortadan kayboldu.

  • 58
    sumnounneutral

    toplam; para tutarı

    Ya sayıların toplanmasından çıkan sonuç ya da bir para tutarıdır; akademik düzyazı üç yerleşik kalıp kullanır: 'the sum of', 'a sum of money', ve kısacası demek olup bir savı kapatan 'in sum'. Fiil genellikle 'sum up'tır, yani özetlemek. Matematik adı olarak 'summation'ı alır, düzyazı ise yazılı bir anlatım için kısa olanı.

    The sum of the three components exceeds the reported total.

    Üç bileşenin toplamı, bildirilen genel toplamı aşıyor.

  • 59
    summarynounneutral

    özet

    Sıfat, ad için sahte bir dosttur: summary dismissal ve summary justice, kısaca yapılmış değil, hemen ve olağan yordam işletilmeden yapılmış demektir. Bir makalede 'in summary' bir savı, 'in conclusion' ise bütün metni kapatır; özet ise metnin ardından gelmek için değil, tek başına durabilmek için yazılır. 'Summary statistics', ortalamalar gibi betimleyici rakamlar demektir.

    Each chapter ends with a one-page summary.

    Her bölüm bir sayfalık bir özetle bitiyor.

  • 60
    undertakeverbformal

    (bir işi) üstlenip yapmak, girişmek

    Bir işi yürütmenin resmi fiili: undertake a study, a review, an analysis. Düzensizdir (undertake, undertook, undertaken) ve alanyazının en çok kullandığı biçim geçmiş ortaçtır, örneğin 'research undertaken by'. İkinci bir anlam resmen söz vermektir; 'an undertaking' bu yüzden hem bir iş hem bir taahhüt demektir. Yöntem bölümünde onu 'do'ya yeğleyin.

    The team undertook a systematic review of forty trials.

    Ekip, kırk denemeyi kapsayan sistematik bir derleme yaptı.

Her yerde öğrenin, internet olmasa bile

Desteleri telefonunuza indirin, internet olmadan çalışın. Yolculukta, uçakta ya da çekimin zayıf olduğu her yerde idealdir.

Akademik İngilizcenin kendine ait bir söz varlığı vardır ve bu, onun yayımlanmış listesidir. Averil Coxhead'in Academic Word List'i, her alandan akademik metinde yinelenen 570 kelime ailesini – analyse, significant, constitute, hypothesis – sıklığa göre on alt listede toplar. Bunları öğrendiğinizde makaleler, ders notları ve IELTS ile TOEFL okuma metinleri gözle görülür biçimde kolaylaşır.