c2Kelime paketi

Bilim ve araştırma

Deneyler, veriler, kuramlar ve laboratuvarın dili.

72 kelime
İngilizce kelime bilgisi

Kütüphaneme ekle

Bu desteyi kaydetmek ve ilerlemeni takip etmek için ücretsiz kaydol

72 kelime

Tanımların dili:: Türkçe
  • 1
    conjecturenounformal

    sanı

    Özellikle matematikte ya da kuramsal bilimde, eksik kanıta dayanarak öne sürülen, kanıtlanmamış önerme.

    For decades the result remained a mere conjecture, tantalising but unproven.

    Sonuç onlarca yıl boyunca yalnızca bir sanı olarak kaldı: baştan çıkarıcı ama kanıtsız.

  • 2
    axiomnounformaltechnical

    aksiyom

    Bir kuramın ya da dizgenin temelini oluşturan, kanıt gerektirmeden doğru kabul edilen apaçık ilke.

    The entire framework rests on a handful of deceptively simple axioms.

    Bütün çerçeve, aldatıcı ölçüde yalın birkaç aksiyoma dayanır.

  • 3
    tenetnounformal

    temel ilke

    Bir disiplinin, düşünce okulunun ya da kuramın benimsediği merkezî ilke veya inanç.

    Reproducibility is one of the foundational tenets of experimental science.

    Yinelenebilirlik, deneysel bilimin kurucu temel ilkelerinden biridir.

  • 4
    heuristicnountechnical

    sezgisel yöntem

    İşe yarar, ille de en iyi olmayan bir çözüme ulaşmak için kullanılan pratik kestirme kural ya da yaklaşık yöntem.

    The algorithm relies on a clever heuristic to prune the search space.

    Algoritma, arama uzayını budamak için akıllıca bir sezgisel yönteme dayanıyor.

  • 5
    caveatnounformal

    çekince

    Bir bulgunun ya da savın ne kadar geniş yorumlanabileceğini sınırlayan uyarı veya kayıt.

    The authors present their results with the obligatory caveat about sample size.

    Yazarlar sonuçlarını, örneklem büyüklüğüne ilişkin kaçınılmaz çekinceyle birlikte sunuyor.

  • 6
    confoundverbtechnical

    karıştırmak (sonucu çarpıtmak)

    Araştırma tasarımında, gerçek ilişkiyi gizleyen dışsal bir değişkeni devreye sokarak bir sonucu çarpıtmak.

    Age and diet may confound the apparent link between exercise and longevity.

    Yaş ve beslenme, egzersizle uzun yaşam arasındaki görünür bağı karıştırabilir.

  • 7
    null hypothesisexpressiontechnical

    sıfır hipotezi

    Bir çalışmanın reddetmeye çalıştığı, hiçbir etki ya da ilişki bulunmadığı yolundaki varsayılan istatistiksel kabul.

    The data allowed them to reject the null hypothesis at the 1% level.

    Veriler, sıfır hipotezini yüzde 1 düzeyinde reddetmelerine olanak verdi.

  • 8
    standard deviationexpressiontechnical

    standart sapma

    Bir veri kümesindeki değerlerin ortalama çevresinde ne kadar yayıldığını gösteren ölçü.

    The readings clustered tightly, with a standard deviation of less than two.

    Ölçümler sıkı bir küme oluşturdu; standart sapma ikinin altındaydı.

  • 9
    variancenountechnical

    varyans

    Ortalamadan sapmaların karelerinin ortalamasına eşit olan istatistiksel yayılım ölçüsü.

    The model explains roughly eighty percent of the variance in the data.

    Model, verideki varyansın kabaca yüzde seksenini açıklıyor.

  • 10
    regressionnountechnical

    regresyon

    Bağımlı bir değişkenle bir ya da daha çok yordayıcı arasındaki ilişkiyi kestirmeye yarayan istatistiksel teknik.

    A simple linear regression revealed a clear upward trend.

    Basit bir doğrusal regresyon, belirgin bir yükseliş eğilimi ortaya çıkardı.

  • 11
    meta-analysisnountechnical

    meta-analiz

    Daha sağlam bir sonuca varmak için çok sayıda bağımsız çalışmanın sonuçlarını istatistiksel olarak birleştiren çalışma.

    A meta-analysis of forty trials confirmed the drug's modest benefit.

    Kırk denemeyi kapsayan bir meta-analiz, ilacın sınırlı yararını doğruladı.

  • 12
    longitudinaladjectivetechnical

    boylamsal

    Aynı denekleri uzun bir süre boyunca izleyen araştırmaları niteler.

    A longitudinal study tracked the children well into adulthood.

    Boylamsal bir çalışma, çocukları yetişkinliklerine dek izledi.

  • 13
    cohortnountechnical

    kohort

    Ortak bir belirleyici özelliği paylaşan ve çoğu zaman uzun süre birlikte incelenen denek öbeği.

    The 1958 birth cohort has been followed for over six decades.

    1958 doğum kohortu altmış yılı aşkın süredir izleniyor.

  • 14
    baselinenountechnical

    başlangıç düzeyi

    Bir müdahaleden önce alınan ve sonraki değişimlerin kendisine göre karşılaştırıldığı ölçüm.

    We recorded each patient's blood pressure at baseline.

    Her hastanın kan basıncını başlangıç düzeyinde kaydettik.

  • 15
    placebonountechnical

    plasebo

    Bir tedavinin gerçek etkisini yalıtabilmek için kontrol grubuna verilen etkisiz madde.

    Half the participants unknowingly received a placebo.

    Katılımcıların yarısına, haberleri olmadan plasebo verildi.

  • 16
    double-blindadjectivetechnical

    çift kör

    Ne deneklerin ne de araştırmacıların tedaviyi kimin aldığını bildiği denemeleri niteler.

    Only a double-blind trial could rule out experimenter bias.

    Deneyci yanlılığını ancak çift kör bir deneme dışlayabilirdi.

  • 17
    protocolnountechnical

    protokol

    Bir deneyin ya da işlemin tam olarak nasıl yürütüleceğini belirleyen ayrıntılı, biçimlendirilmiş plan.

    Any deviation from the protocol had to be documented in full.

    Protokolden herhangi bir sapmanın eksiksiz belgelenmesi gerekiyordu.

  • 18
    assaynountechnical

    tayin (laboratuvar ölçümü)

    Bir maddenin varlığını, miktarını ya da etkinliğini ölçmeye yarayan laboratuvar işlemi.

    A blood assay confirmed elevated levels of the enzyme.

    Bir kan tayini, enzimin yüksek düzeyde olduğunu doğruladı.

  • 19
    titrateverbtechnical

    titre etmek

    Bir tepkime dönüm noktasına ulaşana dek ölçülü ayıraç ekleyerek derişimi belirlemek; daha genel olarak bir dozu ince ayarla düzenlemek.

    We carefully titrated the acid until the indicator turned pink.

    Belirteç pembeye dönene dek asidi dikkatle titre ettik.

  • 20
    centrifugenountechnical

    santrifüj

    Örnekleri yüksek hızda döndürerek bileşenlerini yoğunluklarına göre ayıran makine.

    Spin the sample in the centrifuge for ten minutes.

    Örneği santrifüjde on dakika döndürün.

  • 21
    precipitateverbtechnical

    çöktürmek

    Kimyada, bir çözeltiden katı oluşup dibe çökmesine yol açmak.

    Adding the salt precipitated a fine white powder.

    Tuzun eklenmesi, ince beyaz bir tozu çöktürdü.

  • 22
    specimennountechnical

    numune, örnek

    İncelenmek ya da sergilenmek üzere alınan tek bir madde örneği veya organizma.

    Each specimen was labelled and stored at minus eighty degrees.

    Her numune etiketlenip eksi seksen derecede saklandı.

  • 23
    substratenountechnical

    substrat

    Bir enzimin üzerinde etkidiği madde ya da bir organizmanın üzerinde büyüdüğü yüzey veya ortam.

    The enzyme binds tightly to its substrate before catalysis begins.

    Enzim, kataliz başlamadan önce substratına sıkıca bağlanır.

  • 24
    solventnountechnical

    çözücü

    İçinde bir çözünenin çözünerek çözelti oluşturduğu, çoğunlukla sıvı olan madde.

    Water is often called the universal solvent.

    Suya çoğu zaman evrensel çözücü denir.

  • 25
    aqueousadjectivetechnical

    sulu

    Suyla ilgili olan ya da suda çözünmüş bulunan.

    The reaction proceeds rapidly in an aqueous solution.

    Tepkime, sulu çözeltide hızla ilerler.

  • 26
    valencenountechnical

    değerlik (Amerikan İngilizcesi)

    Bir elementin, kaybedebildiği, kazanabildiği ya da paylaşabildiği elektron sayısıyla belirlenen birleşme yetisi.

    Carbon's valence of four underpins the diversity of organic chemistry.

    Karbonun dört olan değerliği, organik kimyanın çeşitliliğinin temelini oluşturur.

  • 27
    thermodynamicsnountechnical

    termodinamik

    Fiziğin ısı, enerji ve bunların dönüşümleriyle ilgilenen dalı.

    The second law of thermodynamics dictates that entropy tends to increase.

    Termodinamiğin ikinci yasası, entropinin artma eğiliminde olduğunu buyurur.

  • 28
    catalysisnountechnical

    kataliz

    Bir kimyasal tepkimenin katalizör aracılığıyla hızlandırılması.

    Enzyme catalysis can speed reactions up by a factor of millions.

    Enzim katalizi, tepkimeleri milyonlarca kat hızlandırabilir.

  • 29
    polymernountechnical

    polimer

    Doğal ya da yapay olarak, çok sayıda yinelenen alt birimden kurulu büyük molekül.

    Plastics are synthetic polymers made from chains of monomers.

    Plastikler, monomer zincirlerinden yapılmış yapay polimerlerdir.

  • 30
    genotypenountechnical

    genotip

    Bir organizmanın, gözlenebilir özelliklerinden ayrı olarak, kalıtsal yapısı.

    Two plants with the same genotype grew very differently in poor soil.

    Aynı genotipe sahip iki bitki, verimsiz toprakta çok farklı büyüdü.

  • 31
    allelenountechnical

    alel

    Bir kromozomun aynı konumunda bulunan, bir genin iki ya da daha çok alternatif biçiminden biri.

    The recessive allele only shows up when both copies are present.

    Çekinik alel, ancak iki kopya birden bulunduğunda kendini gösterir.

  • 32
    hereditynounformaltechnical

    kalıtım

    Kalıtsal özelliklerin anne babadan yavruya geçmesi.

    Mendel's experiments laid the groundwork for our understanding of heredity.

    Mendel'in deneyleri, kalıtım anlayışımızın temelini attı.

  • 33
    natural selectionexpressiontechnical

    doğal seçilim

    Çevresine daha iyi uyum sağlamış organizmaların hayatta kalıp üreme eğiliminde olduğu evrimsel mekanizma.

    Antibiotic resistance is natural selection unfolding before our eyes.

    Antibiyotik direnci, gözümüzün önünde işleyen doğal seçilimdir.

  • 34
    adaptationnountechnical

    adaptasyon

    Bir organizmanın çevresindeki uyum başarısını artıran kalıtsal özellik ya da bunu üreten süreç.

    The camel's hump is a remarkable adaptation to desert life.

    Devenin hörgücü, çöl yaşamına olağanüstü bir adaptasyondur.

  • 35
    pathogennountechnical

    patojen

    Bakteri ya da virüs gibi, hastalığa yol açan mikroorganizma.

    The pathogen spreads through contaminated water supplies.

    Patojen, kirlenmiş su kaynakları yoluyla yayılır.

  • 36
    antibodynountechnical

    antikor

    Bağışıklık sisteminin, belirli yabancı maddeleri tanıyıp etkisizleştirmek için ürettiği protein.

    The vaccine prompts the body to produce protective antibodies.

    Aşı, vücudu koruyucu antikorlar üretmeye yöneltir.

  • 37
    antigennountechnical

    antijen

    Bağışıklık tepkisini tetikleyen ve antikorların bağlandığı yabancı molekül.

    Each antigen elicits its own specific antibody.

    Her antijen, kendine özgü antikoru ortaya çıkarır.

  • 38
    microorganismnountechnical

    mikroorganizma

    Bakteri, virüs ya da protozoon gibi, mikroskop olmadan görülemeyecek kadar küçük canlı.

    Soil teems with countless beneficial microorganisms.

    Toprak, sayısız yararlı mikroorganizmayla kaynar.

  • 39
    photosynthesisnountechnical

    fotosentez

    Yeşil bitkilerin ışık enerjisini kimyasal enerjiye dönüştürüp oksijen ürettiği süreç.

    Without photosynthesis, almost all life on Earth would collapse.

    Fotosentez olmasa, Dünya'daki yaşamın neredeyse tamamı çökerdi.

  • 40
    osmosisnountechnical

    osmoz

    Çözücü moleküllerinin yarı geçirgen bir zardan, seyreltik çözeltiden daha derişik olana doğru hareketi.

    Water enters the root cells by osmosis.

    Su, kök hücrelerine osmozla girer.

  • 41
    diffusionnountechnical

    difüzyon

    Parçacıkların, derişimin yüksek olduğu bölgeden düşük olduğu bölgeye net hareketi.

    Oxygen reaches the tissues largely by diffusion.

    Oksijen, dokulara büyük ölçüde difüzyonla ulaşır.

  • 42
    membranenountechnical

    zar

    Özellikle bir hücreyi ya da organeli saran ve içinden geçenleri düzenleyen ince, esnek katman.

    Nutrients cross the cell membrane through specialised channels.

    Besinler, hücre zarını özelleşmiş kanallardan geçerek aşar.

  • 43
    neuronnountechnical

    nöron (Amerikan yazımı)

    Sinir sisteminde elektriksel ve kimyasal sinyalleri ileten özelleşmiş hücre.

    A single neuron can connect to thousands of others.

    Tek bir nöron, binlerce başka nöronla bağlantı kurabilir.

  • 44
    synapsenountechnical

    sinaps

    Bir sinir uyarısının bir nörondan diğerine geçtiği bağlantı noktası.

    Memories are thought to be encoded in the strength of each synapse.

    Anıların, her sinapsın gücünde kodlandığı düşünülüyor.

  • 45
    stimulusnountechnical

    uyaran

    Bir organizmada, dokuda ya da duyu alıcısında işlevsel bir tepki uyandıran şey.

    The organism recoils instantly from a painful stimulus.

    Organizma, acı veren bir uyarandan anında geri çekilir.

  • 46
    subatomicadjectivetechnical

    atom altı

    Elektron, proton ve kuark gibi atomdan küçük parçacıklarla ilgili.

    The collider smashes protons to probe the subatomic world.

    Çarpıştırıcı, atom altı dünyayı yoklamak için protonları çarpıştırır.

  • 47
    photonnountechnical

    foton

    Elektromanyetik ışınımın kuantumu; ışığın temel parçacığı.

    A single photon can be enough to trigger a chemical reaction in the retina.

    Tek bir foton, ağ tabakada kimyasal bir tepkimeyi tetiklemeye yetebilir.

  • 48
    electronnountechnical

    elektron

    Bir atomun çekirdeği çevresinde dolanan, negatif yüklü atom altı parçacık.

    Chemical bonds form when atoms share or transfer electrons.

    Kimyasal bağlar, atomlar elektron paylaştığında ya da aktardığında oluşur.

  • 49
    relativitynountechnical

    görelilik

    Einstein'ın uzay, zaman, hareket ve kütleçekiminin birbirine bağlılığını betimleyen kuramı.

    Relativity predicts that time runs slower in a strong gravitational field.

    Görelilik, zamanın güçlü bir kütleçekim alanında daha yavaş aktığını öngörür.

  • 50
    inertianountechnical

    eylemsizlik

    Bir cismin, hareket durumundaki değişimlere direnme eğilimi.

    A heavier object has greater inertia and is harder to stop.

    Daha ağır bir cismin eylemsizliği daha büyüktür ve durdurulması daha zordur.

  • 51
    amplitudenountechnical

    genlik

    Bir dalganın ya da salınımın denge konumundan en büyük uzaklaşması.

    A louder sound corresponds to a wave of greater amplitude.

    Daha gür bir ses, genliği daha büyük bir dalgaya karşılık gelir.

  • 52
    oscillationnountechnical

    salınım

    Bir merkezî değer ya da konum çevresinde düzenli değişim veya ileri geri hareket.

    The pendulum's oscillation gradually died away.

    Sarkacın salınımı yavaş yavaş dindi.

  • 53
    resonancenountechnical

    rezonans

    Bir sistem kendi doğal frekansında sürüldüğünde salınımın büyümesi.

    The bridge swayed violently as wind set up a dangerous resonance.

    Rüzgâr tehlikeli bir rezonans oluşturunca köprü şiddetle sallandı.

  • 54
    viscositynountechnical

    viskozite

    Bir akışkanın akmaya karşı gösterdiği direnç.

    Honey has a far higher viscosity than water.

    Balın viskozitesi sudan çok daha yüksektir.

  • 55
    refractionnountechnical

    kırılma

    Bir dalganın, özellikle ışığın, bir ortamdan başka bir ortama geçerken bükülmesi.

    The refraction of light makes the straw look bent in the glass.

    Işığın kırılması, pipetin bardağın içinde bükülmüş görünmesine yol açar.

  • 56
    homeostasisnountechnical

    homeostaz

    Bir organizmanın, dış değişimlere karşın iç ortamını dengede tutması.

    Sweating is part of how the body maintains thermal homeostasis.

    Terleme, vücudun ısıl homeostazı korumasının bir parçasıdır.

  • 57
    taxonomynountechnical

    taksonomi

    Canlıları düzenli öbekler hâlinde sınıflandırma ve adlandırma bilimi.

    Molecular data have forced a wholesale revision of the taxonomy.

    Moleküler veriler, taksonominin baştan sona gözden geçirilmesini zorunlu kıldı.

  • 58
    physiologynountechnical

    fizyoloji

    Biyolojinin, canlı organizmaların ve organlarının işlevlerini inceleyen dalı.

    Her research focuses on the physiology of exercise.

    Araştırması, egzersiz fizyolojisine odaklanıyor.

  • 59
    cosmologynountechnical

    kozmoloji

    Evrenin bir bütün olarak kökenini, yapısını ve evrimini inceleyen alan.

    Modern cosmology traces the universe back to the Big Bang.

    Modern kozmoloji, evreni Büyük Patlama'ya dek geriye götürür.

  • 60
    biodiversitynountechnical

    biyoçeşitlilik

    Bir yaşam alanındaki, ekosistemdeki ya da gezegenin bütünündeki canlı çeşitliliği.

    Deforestation is decimating the region's biodiversity.

    Ormansızlaşma, bölgenin biyoçeşitliliğini yok ediyor.

  • 61
    stochasticadjectivetechnical

    stokastik

    Rastlantı içeren ya da rastlantıyla yönetilen; olasılıkla betimlenebilen.

    Gene expression is an inherently stochastic process.

    Gen ifadesi, doğası gereği stokastik bir süreçtir.

  • 62
    inductiveadjectiveformaltechnical

    tümevarımsal

    Belirli gözlemlerden genel sonuçlar çıkaran akıl yürütmeyi niteler.

    Science leans heavily on inductive reasoning from accumulated data.

    Bilim, birikmiş verilerden yola çıkan tümevarımsal akıl yürütmeye büyük ölçüde yaslanır.

  • 63
    deductiveadjectiveformaltechnical

    tümdengelimsel

    Genel öncüllerden zorunlu olarak tikel sonuçlar türeten akıl yürütmeyi niteler.

    Mathematics proceeds by strict deductive proof.

    Matematik, katı tümdengelimsel kanıtlarla ilerler.

  • 64
    a prioriexpressionformal

    önsel

    Gözlemden değil kuramsal ilkeden yola çıkan bilgiyi ya da akıl yürütmeyi belirtir.

    There is no a priori reason to expect the constant to take that value.

    Sabitin o değeri alması için önsel hiçbir neden yoktur.

  • 65
    deterministicadjectivetechnical

    belirlenimci

    Gelecekteki durumları şimdiki durumuyla tümüyle belirlenen, rastlantıya yer bırakmayan sistemleri niteler.

    Classical mechanics describes a strictly deterministic universe.

    Klasik mekanik, tümüyle belirlenimci bir evren betimler.

  • 66
    nomenclaturenounformaltechnical

    adlandırma dizgesi

    Bir bilim dalı içinde kullanılan biçimsel ad ve terim dizgesi.

    Chemical nomenclature follows strict international conventions.

    Kimyasal adlandırma dizgesi, katı uluslararası kurallara uyar.

  • 67
    corollarynounformal

    doğal sonuç

    Halihazırda kanıtlanmış bir önermeden çok az ek kanıtla ve doğal olarak türeyen önerme.

    An immediate corollary of the theorem is that no such particle can exist.

    Teoremin dolaysız bir doğal sonucu, böyle bir parçacığın var olamayacağıdır.

  • 68
    confounding variableexpressiontechnical

    karıştırıcı değişken

    Hem bağımsız hem bağımlı değişkenle ilişkili olup görünür etkiyi yanlı kılan dışsal etken.

    They controlled for socioeconomic status to rule it out as a confounding variable.

    Sosyoekonomik durumu, karıştırıcı değişken olarak dışlamak için denetim altına aldılar.

  • 69
    statistical significanceexpressiontechnical

    istatistiksel anlamlılık

    Sıfır hipotezi altında olası görülmeyen; alışıldık olarak p değeri 0,05 gibi belirli bir eşiğin altına düştüğünde varılan yargı.

    The effect was real but fell just short of statistical significance.

    Etki gerçekti ama istatistiksel anlamlılığa kıl payı ulaşamadı.

  • 70
    phenotypenountechnical

    fenotip

    Bir organizmanın, genlerinden ve çevresinden doğan gözlenebilir fiziksel ve davranışsal özellikleri.

    An identical genotype can still produce a strikingly different phenotype.

    Aynı genotip yine de çarpıcı biçimde farklı bir fenotip üretebilir.

  • 71
    valencynounneutralBritish English

    değerlik (İngiliz İngilizcesi)

    Bir atomun birleşme ya da bağ yapma yetisini anlatan İngiliz İngilizcesi sözcüğü.

    Carbon's valency of four allows it to form an enormous variety of stable compounds.

    Karbonun dört olan değerliği, ona son derece çeşitli kararlı bileşikler oluşturma olanağı verir.

  • 72
    neuronenounneutralBritish English

    nöron (İngiliz yazımı)

    Elektriksel ve kimyasal sinyalleri ileten sinir hücresinin İngiliz İngilizcesindeki yazımı.

    Each neurone can form thousands of connections with its neighbours.

    Her nöron, komşularıyla binlerce bağlantı kurabilir.

Her yerde öğrenin, internet olmasa bile

Desteleri telefonunuza indirin, internet olmadan çalışın. Yolculukta, uçakta ya da çekimin zayıf olduğu her yerde idealdir.

Bilimsel bir makale açın: dili, sıradan bir metninkinden çok daha kesindir. Araştırmanın ortak kelime hazinesi burada – çalışma, deney, kuram, hipotez, veri, sonuç; biyoloji, kimya, fizik; keşfetmek, çözümlemek, gözlemlemek, ölçmek, kanıtlamak; enerji, atom, hücre, tür, evrim. İleri seviyeye göre hazırlanan içerik, yeni bulguları okumayı ve bir savı sonuna kadar izlemeyi gerçekten mümkün kılıyor.

Bilim ve araştırma için diğer seviyeler

C2 seviyesinde daha fazla İngilizce kelime bilgisi