c2Kelime paketi

Sanat ve kültür

Resim, edebiyat, müzik, tiyatro ve sahne hayatı.

64 kelime
İngilizce kelime bilgisi

Kütüphaneme ekle

Bu desteyi kaydetmek ve ilerlemeni takip etmek için ücretsiz kaydol

64 kelime

Tanımların dili:: Türkçe
  • 1
    chiaroscuronountechnicalformal

    ışık-gölge (chiaroscuro)

    Resimde ışığın ve gölgenin işlenişi, özellikle güçlü ton karşıtlıkları.

    Caravaggio's dramatic chiaroscuro makes the figures seem to emerge from sheer darkness.

    Caravaggio'nun çarpıcı ışık-gölge kullanımı, figürleri sanki katıksız karanlıktan çıkıyormuş gibi gösterir.

  • 2
    trompe-l'oeilnountechnicalformal

    trompe l'oeil, göz aldatmaca

    Üç boyut yanılsaması yaratmak için gerçekçi imgeler kullanan teknik.

    The ceiling is a trompe-l'oeil so convincing that visitors look up expecting open sky.

    Tavan o kadar inandırıcı bir göz aldatmaca ki ziyaretçiler açık gökyüzü görmeyi bekleyerek yukarı bakıyor.

  • 3
    impastonountechnical

    impasto

    Fırça ya da spatula izleri yüzeyden kabaracak kadar kalın sürülmüş boya.

    Van Gogh's heavy impasto gives the sunflowers an almost sculptural relief.

    Van Gogh'un kalın impastosu, ayçiçeklerine neredeyse heykelsi bir kabartı veriyor.

  • 4
    pentimentonountechnicalliterary

    pentimento

    Sanatçının fikrini değiştirdiği yerde tablonun altından beliren, önceki kompozisyona ait iz.

    An X-ray revealed a pentimento: a second hand the painter had later concealed.

    Bir röntgen pentimentoyu ortaya çıkardı: ressamın sonradan gizlediği ikinci bir el.

  • 5
    patinanounneutralliterary

    patina

    Bronzun, ahşabın ya da başka malzemelerin zamanla kazandığı yeşilimsi veya yumuşamış yüzey.

    The bronze statue has developed a beautiful green patina over the centuries.

    Bronz heykel yüzyıllar içinde çok güzel bir yeşil patina kazandı.

  • 6
    provenancenounformaltechnical

    köken kaydı, provenans

    Bir sanat eserinin gerçekliğini kanıtlamak için kullanılan, belgelenmiş sahiplik geçmişi.

    The painting fetched millions because its provenance traced back to the artist's own studio.

    Tablo milyonlara satıldı çünkü kökeni doğrudan sanatçının kendi atölyesine uzanıyordu.

  • 7
    triptychnountechnicalneutral

    triptik

    Genellikle yan yana menteşelenmiş üç panel üzerine yapılmış resim ya da oyma.

    The medieval triptych folds shut to protect the gilded saints inside.

    Ortaçağ triptiği, içindeki yaldızlı azizleri korumak için kapanıyor.

  • 8
    iconographynounformaltechnical

    ikonografi

    Bir konuyla ilişkilendirilen yerleşik imgeler ve simgeler ile bunların incelenmesi.

    Christian iconography assigns each saint a recognisable attribute.

    Hristiyan ikonografisi her azize tanınabilir bir simge yükler.

  • 9
    iconoclastnounformalliterary

    ikonoklast, kural kırıcı

    Yerleşik inançlara ya da geleneklere saldıran kişi; tarihsel olarak imge kırıcı.

    As a young iconoclast, he ridiculed everything the academy held sacred.

    Genç bir ikonoklast olarak akademinin kutsal saydığı her şeyle alay etti.

  • 10
    sfumatonountechnical

    sfumato

    Renkler ve tonlar arasındaki geçişleri yumuşatarak konturları belirsizleştirme tekniği.

    The Mona Lisa's elusive smile owes everything to Leonardo's sfumato.

    Mona Lisa'nın ele geçmez gülümsemesi tümüyle Leonardo'nun sfumatosuna borçlu.

  • 11
    pointillismnountechnical

    puantilizm

    Uzaktan bakıldığında birleşen küçük ve ayrı renk noktalarıyla resim yapma tekniği.

    Seurat pioneered pointillism, letting the eye mix the colours for itself.

    Seurat, renkleri gözün kendisinin karıştırmasına izin veren puantilizmin öncüsü oldu.

  • 12
    bas-reliefnountechnicalformal

    alçak kabartma

    Figürlerin düz bir zeminden yalnızca hafifçe çıkıntı yaptığı heykel.

    A frieze of soldiers marches in bas-relief around the temple.

    Askerlerden oluşan bir friz, tapınağın çevresinde alçak kabartma hâlinde yürüyor.

  • 13
    plinthnountechnicalneutral

    kaide

    Bir heykelin ya da sütunun üzerinde durduğu taban.

    The toppled statue left an empty plinth in the town square.

    Devrilen heykel, kasaba meydanında boş bir kaide bıraktı.

  • 14
    cadenzanountechnical

    kadenza

    Bir konçertonun bölüm sonuna yakın yer alan, çoğu zaman doğaçlanan virtüözce solo pasaj.

    The soloist's cadenza drew gasps before the orchestra swept back in.

    Solistin kadenzası, orkestra yeniden girmeden önce şaşkınlık çığlıkları kopardı.

  • 15
    counterpointnountechnicalformal

    kontrpuan

    Birlikte tınlayan bağımsız ezgi çizgilerini birleştirme sanatı; mecazen karşıtlık kuran öğe.

    Bach's mastery of counterpoint lets four voices sing independently yet in harmony.

    Bach'ın kontrpuan ustalığı, dört sesin bağımsız ama uyum içinde söylemesini sağlıyor.

  • 16
    polyphonynountechnicalformal

    çokseslilik, polifoni

    İki ya da daha çok bağımsız ezgi çizgisinin birleştiği müzik.

    Renaissance polyphony can weave six voices into a single shimmering texture.

    Rönesans çoksesliliği altı sesi tek bir parıltılı dokuya örebiliyor.

  • 17
    leitmotifnountechnicalformal

    leitmotif

    Bir karakterle ya da fikirle ilişkilendirilen yinelenen müzikal tema; geniş anlamda herhangi bir eserde yinelenen tema.

    Wagner gives each hero a leitmotif that returns whenever they appear.

    Wagner her kahramana, o kahraman göründüğünde geri dönen bir leitmotif verir.

  • 18
    timbrenountechnical

    tını

    Bir sesi ya da çalgıyı diğerinden ayıran karakteristik ses niteliği.

    An oboe and a flute may play the same note, but their timbre is unmistakably different.

    Obua ile flüt aynı notayı çalabilir ama tınıları apaçık farklıdır.

  • 19
    atonaladjectivetechnical

    atonal

    Hiçbir tonda ya da ton merkezinde yazılmamış müziği niteler.

    Schoenberg's atonal works unsettled audiences used to tidy resolutions.

    Schoenberg'in atonal eserleri, düzgün çözümlere alışmış dinleyicileri tedirgin etti.

  • 20
    recitativenountechnical

    resitatif

    Operada konuşmayla şarkı arasında duran, olay örgüsünü ilerletmeye yarayan söyleyiş biçimi.

    The recitative hurries the story along between the great arias.

    Resitatif, büyük aryalar arasında hikâyeyi hızla ilerletir.

  • 21
    syncopationnountechnical

    senkop

    Normalde zayıf olan vuruşların vurgulanmasıyla oluşan ritmik etki.

    The syncopation in ragtime gives it that irresistible lurch.

    Ragtime'daki senkop, ona o karşı konulmaz sallanmayı veriyor.

  • 22
    fuguenountechnical

    füg

    Bir temanın ortaya konup sırayla diğer seslerce ele alındığı kontrpuanlı eser.

    In a fugue, the subject chases itself from voice to voice.

    Bir fügde tema kendini sesten sese kovalar.

  • 23
    arianountechnicalneutral

    arya

    Özellikle operada, orkestra eşliğinde söylenen özenli solo şarkı.

    The soprano's closing aria brought the whole house to its feet.

    Sopranonun kapanış aryası bütün salonu ayağa kaldırdı.

  • 24
    falsettonountechnicalneutral

    falsetto

    Özellikle erkek şarkıcıların kullandığı, doğal sesin üstündeki bir perdeden söyleme yöntemi.

    He slipped into a soaring falsetto for the song's final chorus.

    Şarkının son nakaratında yükselen bir falsettoya geçti.

  • 25
    vibratonountechnical

    vibrato

    Bir notaya sıcaklık ve anlatım katmak için kullanılan hızlı, hafif perde titreşimi.

    Her warm vibrato made the long held note shimmer.

    Sıcak vibratosu, uzun tutulan notayı ışıldattı.

  • 26
    codanountechnicalformal

    koda

    Bir parçayı ya da bölümü sona erdiren kapanış pasajı; mecazen toparlayıcı son kısım.

    The symphony's triumphant coda seems to go on forever.

    Senfoninin muzaffer kodası sanki hiç bitmeyecekmiş gibi sürüyor.

  • 27
    cadencenountechnicalformal

    kadans

    Bir müzik cümlesini kapatan akor dizisi; ayrıca sesin inip çıkan ritmi.

    The piece resolves on a satisfying perfect cadence.

    Parça, doyurucu bir tam kadansla çözülüyor.

  • 28
    bildungsromannounliterarytechnical

    oluşum romanı

    Bir kişinin biçimlenme yıllarını ve ahlaki gelişimini ele alan roman.

    Great Expectations is the quintessential English bildungsroman.

    Büyük Umutlar, İngiliz edebiyatının en tipik oluşum romanıdır.

  • 29
    pastichenounformalliterary

    pastiş

    Çoğu zaman saygı ya da parodi amacıyla, başka bir sanatçının veya dönemin üslubunu taklit eden eser.

    The novel is a clever pastiche of Victorian detective fiction.

    Roman, Viktorya dönemi polisiye kurgusunun akıllıca bir pastişi.

  • 30
    elegynounliteraryformal

    ağıt, mersiye

    Genellikle ölenlerin ardından yakılan hüzünlü şiir.

    He wrote a moving elegy for his late mentor.

    Vefat eden ustası için dokunaklı bir ağıt yazdı.

  • 31
    odenounliteraryformal

    od (övgü şiiri)

    Genellikle bir kişiye, nesneye ya da düşünceye seslenen, yüksek üsluplu lirik şiir.

    Keats's ode to a nightingale aches with longing for escape.

    Keats'in bülbüle yazdığı od, kaçış özlemiyle sızlar.

  • 32
    epistolaryadjectiveliterarytechnical

    mektup biçimli

    Mektuplar ya da belgeler biçiminde yazılmış edebî eseri niteler.

    Dracula is an epistolary novel stitched together from diaries and letters.

    Drakula, günlüklerden ve mektuplardan dikilmiş, mektup biçimli bir romandır.

  • 33
    hubrisnounliteraryformal

    kibir, aşırı gurur

    Aşırı gurur ya da özgüven, özellikle trajik kahramanı yıkıma sürükleyen türden.

    The hero's hubris blinds him to the warnings of the gods.

    Kahramanın kibri, onu tanrıların uyarılarına kör ediyor.

  • 34
    catharsisnounliteraryformal

    katarsis, arınma

    Özellikle trajedi izleyen seyircinin yaşadığı duygusal boşalma; acıma ve korkunun arınması.

    Aristotle saw catharsis as the very point of tragedy.

    Aristoteles katarsisi trajedinin asıl amacı olarak görüyordu.

  • 35
    epigraphnounliteraryformal

    epigraf

    Bir kitabın ya da bölümün başına, temasını sezdirmek için konan kısa alıntı.

    The epigraph from Dante hints at the descent the novel will take.

    Dante'den alınan epigraf, romanın yapacağı inişi haber veriyor.

  • 36
    epigramnounliteraryformal

    epigram, nükteli özdeyiş

    Kısa, nükteli ve çoğu zaman paradoksal söz ya da kısa şiir.

    Wilde could toss off a perfect epigram between sips of tea.

    Wilde, çayını yudumlarken kusursuz bir epigram söyleyiverirdi.

  • 37
    palimpsestnounliterarytechnical

    palimpsest

    Önceki yazısı silinerek yeniden kullanılmış el yazması; mecazen geçmişinin izlerini taşıyan şey.

    Scholars recovered a lost treatise from beneath the medieval palimpsest.

    Bilim insanları, ortaçağ palimpsestinin altından kayıp bir inceleme çıkardı.

  • 38
    pathosnounliteraryformal

    patos, acıklılık

    Sanatta ya da sözde acıma, sempati veya içli bir hüzün uyandıran nitelik.

    There is real pathos in the clown's lonely final scene.

    Palyaçonun yalnız son sahnesinde gerçek bir patos var.

  • 39
    magnum opusnounformalliterary

    başyapıt, şaheser

    Bir sanatçının, yazarın ya da bestecinin en büyük eseri.

    He laboured for thirty years on what would become his magnum opus.

    Sonradan başyapıtı olacak eser üzerinde otuz yıl çalıştı.

  • 40
    roman à clefnounliteraryformal

    anahtar roman

    Gerçek kişileri ve olayları kurmaca kılığında anlatan roman.

    Everyone in the literary set read the book as a thinly veiled roman à clef.

    Edebiyat çevresindeki herkes kitabı, üstü hafifçe örtülmüş bir anahtar roman olarak okudu.

  • 41
    metonymynountechnicalliterary

    düzdeğişmece, mecaz-ı mürsel

    Bir şeyin, kendisiyle ilişkili başka bir şeyin adıyla anılması söz sanatı.

    Saying 'the White House announced' is metonymy for the administration.

    'Beyaz Saray açıkladı' demek, yönetim yerine kullanılan bir düzdeğişmecedir.

  • 42
    onomatopoeianountechnicalliterary

    yansıma sözcük

    Anlattıkları sesi taklit eden sözcüklerin oluşumu.

    Words like 'hiss' and 'clang' are examples of onomatopoeia.

    'Hışırtı' ve 'çınlama' gibi sözcükler yansıma sözcüklere örnektir.

  • 43
    alliterationnountechnicalliterary

    aliterasyon

    Yan yana gelen sözcüklerde aynı ünsüz sesin başta yinelenmesi.

    'Peter Piper picked a peck' is dense with alliteration.

    'Peter Piper picked a peck' dizesi aliterasyonla yüklüdür.

  • 44
    enjambmentnountechnicalliterary

    anjambman, ulantı

    Bir cümlenin, dize sonunda duraklamadan bir sonraki dizeye taşması.

    The poet's enjambment tugs you breathlessly into the next line.

    Şairin anjambmanı seni soluksuz biçimde bir sonraki dizeye çekiyor.

  • 45
    stanzanountechnicalneutral

    kıta, dörtlük

    Bir şiirde diğerlerinden boşlukla ayrılan dize öbeği.

    The opening stanza sets the wistful mood of the whole poem.

    Açılış kıtası bütün şiirin hüzünlü havasını kuruyor.

  • 46
    foilnounliterarytechnical

    zıt karakter

    Bir başkasının niteliklerini öne çıkarmak için onunla karşıtlık oluşturan karakter.

    The cheerful sidekick is a foil for the brooding hero.

    Neşeli yardımcı, karamsar kahraman için bir zıt karakter işlevi görüyor.

  • 47
    tropenounliterarytechnical

    klişe (anlatı kalıbı)

    Sanatta ve edebiyatta yinelenen motif, alışıldık kalıp ya da mecaz.

    The brooding orphan hero is a well-worn trope of Gothic fiction.

    Karamsar öksüz kahraman, Gotik kurgunun iyice yıpranmış bir klişesidir.

  • 48
    mise-en-scènenountechnicalformal

    mizansen

    Sahnede ya da ekranda bir sahnede görünen her şeyin – dekorun, aksesuarların, ışığın, oyuncuların – düzenlenişi.

    The director's painstaking mise-en-scène makes every frame a painting.

    Yönetmenin titiz mizanseni her kareyi bir tabloya dönüştürüyor.

  • 49
    prosceniumnountechnical

    sahne kemeri

    Geleneksel bir tiyatroda sahneyi salondan ayıran kemer ya da çerçeve.

    The actors stepped beyond the proscenium to address the audience directly.

    Oyuncular, seyirciye doğrudan seslenmek için sahne kemerinin ötesine geçti.

  • 50
    thespiannounformalliterary

    tiyatro oyuncusu

    Özellikle sahne oyuncusu; çoğu zaman biraz görkemli ya da alaycı bir tonla kullanılır.

    The old thespian could silence a room with a single raised eyebrow.

    Yaşlı tiyatro oyuncusu, tek bir kaş kaldırışıyla bütün salonu susturabilirdi.

  • 51
    deus ex machinanounliteraryformal

    deus ex machina

    Olay örgüsünü çözmek için birdenbire devreye sokulan, inandırıcılıktan uzak buluş.

    The sudden inheritance feels like a lazy deus ex machina.

    Ansızın gelen miras, tembelce bir deus ex machina gibi duruyor.

  • 52
    fourth wallnountechnicalneutral

    dördüncü duvar

    Geleneksel dramada oyuncularla seyirci arasındaki hayalî sınır.

    The narrator breaks the fourth wall to wink at the audience.

    Anlatıcı, seyirciye göz kırpmak için dördüncü duvarı yıkıyor.

  • 53
    pas de deuxnountechnicalformal

    pas de deux

    Özellikle klasik balede iki kişi için düzenlenmiş dans.

    Their pas de deux in the second act is the ballet's emotional climax.

    İkinci perdedeki pas de deux, balenin duygusal doruğu.

  • 54
    dilettantenounpejorativeformal

    diletant, heveskâr

    Sanatla ciddi bir bağlılık duymadan, yüzeysel biçimde uğraşan kişi.

    Real composers resented him as a wealthy dilettante.

    Gerçek besteciler onu varlıklı bir diletant diye içerlerdi.

  • 55
    aficionadonounneutralformal

    tutkulu meraklı

    Bir sanat dalının ya da uğraşın coşkulu ve bilgili tutkunu.

    Only a true opera aficionado would notice that tiny change of tempo.

    O küçücük tempo değişikliğini ancak gerçek bir opera meraklısı fark ederdi.

  • 56
    vernacularnounformaltechnical

    yerel dil, halk dili

    Bir yerin gündelik dili ya da yerli üslubu; mimarlıkta ve sanatta yöreye özgü anlatım.

    Dante chose to write in the vernacular rather than in Latin.

    Dante, Latince yerine yerel dilde yazmayı seçti.

  • 57
    gravitasnounformalliterary

    vakar, ağırbaşlılık

    Özellikle bir icracıda ya da sanatçıda görülen ciddiyet, ağırlık veya duruş sağlamlığı.

    Few actors could bring such gravitas to the role of the ageing king.

    Yaşlanan kralın rolüne böylesi bir vakar katabilecek çok az oyuncu var.

  • 58
    antiquitynounformalliterary

    antikçağ, antik eser

    Özellikle klasik uygarlıkların oluşturduğu eski geçmiş; ayrıca o dönemden kalan nesne.

    The museum's collection of classical antiquity is world-renowned.

    Müzenin antikçağ koleksiyonu dünya çapında tanınıyor.

  • 59
    homagenounformalliterary

    saygı duruşu (sanatsal)

    Başka bir sanatçıya ya da esere saygı göstermek için yaratılan eser.

    The final scene is a clear homage to Hitchcock.

    Son sahne, Hitchcock'a açık bir saygı duruşu.

  • 60
    verisimilitudenounformalliterary

    gerçeğe benzerlik

    Sanatta ve edebiyatta gerçek ya da doğru görünme niteliği.

    The novel's dialogue has such verisimilitude that the characters seem to breathe.

    Romanın diyaloglarındaki gerçeğe benzerlik o kadar güçlü ki karakterler nefes alıyor gibi.

  • 61
    polemicnounformalliterary

    polemik

    Bir görüşe ya da tutuma yönelik sert ifadelerle yazılmış saldırı veya savunma.

    The pamphlet is less a balanced essay than a fierce polemic.

    Broşür, dengeli bir denemeden çok sert bir polemik.

  • 62
    in medias resexpressionliterarytechnical

    olayın ortasından başlama

    Bir hikâyeye olayların tam ortasından başlama anlatı tekniği.

    The epic begins in medias res, with the war already raging.

    Destan, savaş çoktan sürerken olayın ortasından başlıyor.

  • 63
    synecdochenountechnicalliterary

    kapsamlayış

    Bir parçanın bütünün ya da bütünün parçanın yerine geçtiği söz sanatı.

    Calling a car 'a set of wheels' is an everyday synecdoche.

    Arabaya 'dört teker' demek gündelik bir kapsamlayıştır.

  • 64
    philistinenounpejorativeinformal

    sanattan anlamayan, görgüsüz

    Kültüre ve sanata düşman ya da kayıtsız olan kişi.

    He dismissed the exhibition as a waste of money — a confirmed philistine.

    Sergiyi para israfı diye geçiştirdi – tam anlamıyla sanattan anlamayan biri.

Her yerde öğrenin, internet olmasa bile

Desteleri telefonunuza indirin, internet olmadan çalışın. Yolculukta, uçakta ya da çekimin zayıf olduğu her yerde idealdir.

İleri seviyede bir sergiden, konserden ya da yeni bitirdiğiniz kitaptan söz etmenize yetecek kelimeler burada. Resim, heykel, galeri; enstrüman, ritim, ezgi; roman, şiir, bölüm, tür; sahne, dans, gösteri; gelenek, miras, festival, müze. Bir eseri yorumlar, fikrinizi savunur ve kültür sohbetinde geri kalmazsınız. Bir yapıtı neyin iyi kıldığını da tartışabilirsiniz.

Sanat ve kültür için diğer seviyeler

C2 seviyesinde daha fazla İngilizce kelime bilgisi